İktisat Öğrencileri Bir Okuma Listesi

Erasmus Üniversitesi’ndeki İktisat Felsefesi dersimi alan öğrenciler için İngilizce kitaplardan oluşan bir okuma listesi hazırlamıştım. O listede yer alan ve Türkçesi olan kitapları aşağıda paylaşıyorum. (Listeye bir tane de Türkçe davranışsal iktisat kitabı ekledim.)

İlk olarak, iktisat bilmini daha iyi anlamanızı sağlayacak bazı kitaplar. Birincisi, Dani Rodrik’in İktisadi Anlamak başlıklı kitabı. Bunu mutlaka okuyun. (Kitapla ilgili kısa bir değerlendirme yazısı okumak isterseniz, buyrun: Şart midur?) İkincisi, Alvin Roth’un kitabı, Kim Neyi Neden Alır? Roth, bu kitapta, 2012 yılında Nobel ödülüne layık görülen çalışmalarını herkesin anlayacağı bir dille anlatıyor. Üçüncü kitap Ha-Joon Chang’ın Ekonomi Rehberi. Adı üzerinde, bir rehber. Çok kolay okunan ve zihin açan bir kitap.

iktisadianlamak İktisadı AnlamakDani Rodrik (Efil Yayınevi)
roth Kim Neyi Neden AlırAlvin Roth (Timaş Yayınevi)
Ha-Joon Ekonomi Rehberi: Ekonomi Hakkında Size Söylenenler ve Söylenmeyenler – Ha-Joon Chang (Say Yayınları)

Davranışsal İktisat

Davranışsal iktisatla ilgili kitapları artık herkes okudu ama ben yine de birkaç kitap sayacağım. Davranışsal iktisata giriş için üç ilk kitaba kesin bakın. Dan Ariely’nin kitaplarından Akıldışı ama Öngörülebilir de güzel ve eğlenceli bir kitap. Bütün davranışsal iktisatçılar Ariely’nin kitaplarını sevmese de bu iyi bir giriş kitabı. Son kitap ise Türkiye’deki davranışsal iktisatçıların hazırladığı derleme bir kitap. Mutlaka bakın.

akilli-insanlarin-mantiksiz-kararlari9e1bd0c6c5c17f6bbe534352b2c289ee Akıllı İnsanların Mantıksız Kararları – Richard H. Thaler (Pegasus Yayınevi)
durtme Dürtme Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein (Pegasus Yayınevi)
kahneman Hızlı ve Yavaş Düşünme – Daniel Kahneman (Varlık Yayınları)
ariely Akıldışı ama Öngörülebilir – Dan Ariely (Optimist Yayınları)
iktisatta-davranissal-yaklasimlar735c72565fdb710204b86dbc8d1a47dd İktisatta Davranışsal YaklaşımlarDevrim Dumludağ, Özge Gökdemir, Levent Neyse, Ester Ruben (İmge Kitabevi)

Davranışsal iktisatla ilgili daha fazla kaynak istiyorsanız, eskiden hazırladığım şu listeye bakabilirsiniz. Daha da fazlasını istiyorsanız The Behavioral Economics Guide 2019‘a bakın.

İktisadi büyüme, eşitsizlik, ticaret ve daha fazlası

Bu konularda çok kitap var, bu sebeple öneri yapmak zor. Yine de şu üç kitabı her ekonomi öğrencisinin okuması gerektiğini düşünüyorum.

Milanovic Küresel Eşitsizlik – Branko Milanovic (Efil Yayınevi)
tekekonomi Tek Ekonomi, Çok Reçete Dani Rodrik (Efil Yayınları)
acemoglu Ulusların Düşüşü – Daron Acemoglu & James A. Robinson (Doğan Kitap)

İktisat hakkında yazmak isteyenler için:

McCloskey İktisadi Konular Hakkında Yazmak – Deirdre N. McCloskey (Heretik Yayıncılık)

Daha fazla öneri isterseniz şu listeye de bakın. İktisat felsefesiyle ilgili daha ciddi okumalar yapmak isterseniz iktisat felsefesi ders planımın sonundaki listeye de bakabilirsiniz.

Daha hafif bir okuma listesi isterseniz de şuna bakabilirsiniz: iktisat öğrencilerine tatil için okuma önerileri.

***



İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Eyy iktisat öğrencisi!

Günlerden o gün. İktisat final sınavı geldi çattı. Sabaha sınava gireceksiniz ve bir gram iktisat çalışmış değilsiniz. Ama ara sınavda ve derslerin dinlediğiniz kısmında gördüğünüz kadarıyla iktisatta fazla zor bir şey de yok. Altı üstü birkaç grafik. Birkaç da denklem. Ah tabii bir de şu meşhur varsayımlar: Rasyonel insan, marjinal fayda, ölçeğe göre sabit hayaller…

WhatsApp grubunda yazılanlara bakıyorsunuz arkadaşlarınız panik halinde! Bir mesaj da siz atıyorsunuz:

“Yüksek Sınav Kurulumuz, öğrenci haklarını koruyan uluslararası sözleşmeler gereği evde hazırlanan mühürsüz sınav kağıtlarının da kabulüne karar vermiştir 😂”

Esprilisiniz ama azimlisiniz de! Finalde iktisada giriş dersini verip güzel bir tatil yapacaksınız. Planınız bu! Tabii sebepsiz yere bir KHK ile öğrencilikten ihraç edilmezseniz!

Hazırlıklara başladınız.

İktisada giriş kitabını şöyle güzelce masaya koydunuz. En afili grafiğin olduğu sayfayı açtınız. Yanına, derste süper not tutan arkadaşınızdan fotokopisini aldığınız notları yerleştirdiniz. Kareli defteri de bir yerinden açarak ders notlarıyla kitabın yanına koydunuz. Tükenmez kalem, fosforlu kalem, grafik çizmek için 07 uçlu kurşun kalem, silgi… Bunları da masaya yerleştirdiniz. Sonra içeriye gidip bir kahve yaptınız. Kahvenin yanında tüketmek üzere annenizin yaptığı kurabiyeler, kremalı bisküvilerden birkaç adet ve gece geç saatlerde ihtiyaç olabilir diye iki paket de çikolata aldınız. Bunları da masanın uygun bir yerine yerleştirdiniz. Masa hazır gibi.

07 uçlu kalemi alıp kitaptaki grafiğin aynısını kareli defterin açık sayfasına çizdiniz ve üzerinden tükenmez kalem ile geçtiniz. Grafiğin altına arz ve talep denklemlerini özenle yazdınız. Önemli gördüğünüz birkaç şeyi de deftere not edip, ‘arz’, ‘talep’ ve ‘denge’ kelimelerinin üzerini sarı fosforlu kalemle, denklemleri de yeşiliyle boyadınız. Şimdi masa biraz daha hazır gibi.

Kahvenizden bir yudum alıp, kurabiyenizi yedikten sonra, çikolata paketlerini iktisat kitabınıza diyagonal bir biçimde yerleştirdiniz. Not defterini, ders notlarının biraz daha sağına aldınız. Kahveyi ise masanın sağına koydunuz. Tamam şimdi oldu. Arık masanızın fotoğrafını WhatsApp’ta ve Instagram’da paylaşabilirsiniz. Ve paylaştınız:

“Çilingir sofrasını kurdum 😅”

Aslında düşünürseniz, gerçekten de yaptığınız şeyin rakı masasına hazırlıksız oturup, adabına uymadan içki içmekten farkı yok.[i] Zil zurna sarhoş olan yabancı damat, rakı masasında kendini kaybedip halaya katılan yabancı misafir… Bunlar artık folklorik hikayeler. Hepsinin morali aynı: Rakıyı öyle bilip bilmeden içersen rezil olursun! Ertesi gün zaten baş ağrısı ve pişmanlık! İşte iktisat da biraz rakı gibidir. Adabına uymadan çalışırsanız rezil olursunuz. Masayı güzel donattınız, niyet ettiniz, çalışacaksınız ama bir seferde bütün dönemin konularını çalışıp geçmeyi ummak sadece sizin hüsnükuruntunuz. Koca rakı şişesini kafaya dikip ayık kalmayı beklemek ne kadar gerçekçiyse sizin iktisat öğrenmeyi beklemeniz de o kadar gerçekçi.

Peki iktisat nasıl tüketilmeli? Nasıl öğrenilmeli?

İktisat derslerindeki her konu tek başına pek kolay görünür. Hele hele ilk derslerde iktisadın ilkeleri işlenirken, söylenenler “iktisat iktisat diye bizi korkuttukları şey bu muymuş!” demenize neden olur. Sonuçta nedir? Altı üstü akılcı kararlar alan, marjinde düşünen (yani her ek birimin fayda ve maliyetini değerlendiren) bilgisayar oyunu kahramanı gibi bir mahlukatın davranışlarını inceliyorsunuz. Bu mahlukat yeri geliyo elma ile armut, yeri geliyor pizza ile kola arasında tercih yapmaya çalışıyor. Kaç dilim pizzayı kaç bardak kola ile tüketeceğine karar veriyor. Sınırlı miktarda bir parası var. Yani bütçesi kısıtlı. Çoğu aza tercih ediyor. Falan filan. Atla deve değil. Sonra benzer grafiklerle firma davranışını inceliyorsunuz. Aynı grafiğin kahverengisi. İlk bakışta korkacak bir şey yok gibi. Ama var!

İktisat sınavlarının pekçok öğrencinin kabusu haline gelmesinin temel sebebi şu: İktisatta bütün konular birbirine bağlı. Tüketici tercihlerinden talep eğrisine, firma davranışlarından arz eğrisine ulaşıyorsunuz. Arz ve talep, esneklik falan gibi konulardan bahsederken arka planda tüketicler n’örüyor, firmalar nasıl düşünüyor bilmeniz lazım. Makro da aynı. Tüketim, yatırım, kamu harcaması, GSYH, para arzı, faiz falan derken bir de bakıyorsunuz ki birkaç hafta içinde bütün konular biraraya gelmiş IS-LM diye bir şeye dönüşmüş. Bir anda o minik, tatlı ve ilk bakışta bir numarası olmayan konular, merkez bankası kararları hakkında yorum yapmanıza imkan veren bir şeye dönüşmüş. İşte bu noktaya geldiğinizde eğer daha önce her konuyu sindire sindire anlamadıysanız, derste ne olup bittiğini anlama imkanını da kaybediyorsunuz. İktisadı adabıyla çalışmak bu yüzden önemli. Sindire sindire, yavaş yavaş çalışacaksınız. Bir konuyu tam manasıyla anlamadan ötekine geçmeyeceksiniz. Yoksa çarpıyor!

Peki nasıl sindire sindire çalışacaksınız? İktisat öğrenmenin üniversitede bir başka konuyu öğrenmekten pek bir farkı yok. Nasıl bir gecede fizikçi, cerrah veya piyanist olamıyorsanız, bir gecede iktisatçı da olamazsınız. Ama iktisat ilk bakışta kolay gibi göründüğü için ve herkes gündelik hayatında bir şekilde iktisadi konulara atıf yaptığı için kolay gibi görünüyor. Mesela, hiç iktisat bilmeyen bir siyasetçi kameraların önüne çıkıp iktisatta devrim niteliğindeki sözleri büyük bir kendine güvenle söyleyebiliyor. TV programlarında finansçılar, piyasa ona tepki verdi, buna tepki verdi, piyasalar çıldırdı gibi yorumlar yapıp sanki piyasaları anlamak çok kolaymış gibi bir izlenim oluşturuyorlar. Ha tabii konu “dolar ne olacak?” gibi bir soru olduğunda eş, dost, akraba, artık etrafınızda kim varsa bir görüş bildiriyor. Bütün bunların sonucunda, iktisat öğrencileri iktisadı şıp diye öğrenebilecekleri izlenimini ediniyorlar. Sonuçta iktisat bilmeden ekonomi yönetilebiliyorsa, ne kadar zor olabilir yani? Değil mi?

Özetle kimse bir gecede piyanoda Sorabji’nin Opus Clavicembalisticum’unu çalmayı veya nükleer fizik öğrenmeyi düşünmezken, iktisat öğrencileri bir gecede para ve maliye politikalarının inlerine girmeyi hayal edebiliyor. Ancak, bu mümkün değil. Evet piyano çalmak iktisat öğrenmekten daha zor ama iktisat öğrenmek için de sabırla çalışmak gerekiyor.

Peki sabırla çalışıyorsunuz ama anlamıyorsunuz, ne yapacaksınız? Çok kolay: Soru soracaksınız. Hatta daha radikal bir şey söyleyeyim: Anladığınızı sandığınız zaman da soru sormanız gerekiyor. Çünkü gerçekten anladığınızı sanmış olabilirsiniz! Gerçekten anlamak için bol bol soru sormak gerekiyor. Önce kendinize soru sorarak başlayın: Bu neden böyle? Başka türlü olabilir miydi? Cevapları bulmanız için okumanız ve başkalarına danışmanız gerekecek. Bu güzel. Dolayısıyla, kafanıza yatmayan ne varsa sorun. Özellikle hocanızın yakasını bırakmayın. “Hocam rasyonel insan diyorsunuz da insanlar böyle rasyonel değil, bu varsayımı neden yapıyoruz?” diye soracaksınız. “Hocam, peki taleple arz aynı anda artarsa ne olur?” diye soracaksınız. “Merkez Bankası faizleri arttırmadan enflasyonu düşürebilir mi? Enflasyon sonuç, faiz neden midir? Yoksa faiz sonuç, enflasyon mu sebeptir?” diye soracaksınız. Dediğim gibi aklınıza yatmayan ne varsa soracaksınız.

Soru sormak kolay bir iş gibi görünebilir ama düşünün, sınıfınızda soru soruluyor mu? Pek sorulmuyor değil mi? Öğrencilerin bir kısmı ders bitse de gitsek derdinde. Yoklamaya imza atmak için gelmişler. Ötekiler ise hocanın anlattıklarını düşünmeden not etmekle meşgul. Kimse sorgulamıyor. Kimse “yahu bu hoca belki bizi kandırıyor” demiyor. Herkes, ne anlatılıyorsa onu not edip ezberlemek derdinde. Ha haksızlık etmeyelim birkaç soru soruluyor: Hocam sınavda ne çıkacak? Hangi konulardan sorumluyuz? Vb.

Sakın yanlış anlamayın. Sorun sizde demeye çalışmıyorum. Sorun bizde. Hepimizde. Eğitim sistemimiz (birkaç istisna okul dışında) öğrencileri ezberlemeye yöneltiyor. Bu da yetmezmiş gibi soru sormak, sorgulamak ve eleştirmek ayıp sayılıyor. Öğrencinin hocaya itiraz etmesinin, soru sormasının ve dolayısıyla öğrenmesinin önü bu şekilde kesiliyor. Tabii kabul etmek gerekir ki, öğrenciler soru sormayınca, hocalar da bayağı bir rahatlıyor. Her sene aynı şeyleri anlatmaya başlıyorlar. Okuması kolay olduğu için başarıyı test sınavlarıyla ölçüp, dönem sonunda da sınıfın başarı oranını okul yönetiminin belirlediği seviyeye çekip ders konusunu bir sonraki döneme kadar kapatıyorlar. Eğer şanslı bir öğrenciyseniz, bunu yapmayan bir hocadan ders alıyorsunuzdur. Şansızsanız yapacağınız tek şey var: İtiraz etmek. Anlamadım demek. Soru sormak. Gerekirse ek makale ve kitaplar okuyup hocayı derse hazırlanmadan geldiğine pişman etmek. Rahata alışmış biz hocaları şöyle iyice bir sarsmadığınız sürece iktisat dersleriyle kafa bulmaya, öğrenmiş gibi yapmaya devam edeceksiniz. Bu sebeple, artık bir hashtag mi açacaksınız, facebookta bir grup mu kuracaksınız, Change.org’da bir kampanya mı başlatacaksınız, ne yapıyorsanız yapın ve iktisat eğitiminin ülkemizdeki bu kurulu düzenine itiraz edin. “Böyle bir şey olabilir mi?” demeyi bırakın, harekete geçin. Tüm iktisat öğrencileri birleşin ve artık soru sormaya başlayın! Biliyorum okulunuzda size destek olacak iktisat hocaları var. Onlardan destek alın. Hatta onları biraz da motive edin, el üstünde tutun. Ne de olsa nesli tükenmek üzere olan bir hoca türünden bahsediyoruz 🙂

Dünyada iktisat eğitimi ile ilgili tartışmalar var, belki duymuşsunuzdur. Önce öğrenciler itiraz etti. Sonra da herkes tartışmaya başladı. Acaba iktisat eğitimi çoğulcu mu olmalı, derslerde anaakım dışındaki düşünce akımları anlatılmalı mı? Acaba matematiğe çok mu yüklendik, biraz da tarih ve felsefe mi öğretsek? Bunlar gibi soruların cevapları tartışılıyor. Siz de bu tartışmalara katılın. Okuma grupları kurun, literatürü takip edin, tartışın, başka okullardaki iktisat hocalarını davet edin, onları da dinleyin, onlara da soru sorun. Bu tartışmaları okurken ve tartışırken de soru sormayı, şüphe etmeyi bırakmayın. Öğrenmenin tek yolu bu.

İktisat çalışmak için kurduğunuz o masayı gelecek sefer daha erken kurun. Arkadaşlarınızı davet edin. Tartışın, okuyun, soru sorun. Hocanızı da biraz teşvik edin. Güncel tartışmaları sınıfa taşısın, dünyada ne oluyor ne bitiyor biraz anlatsın. Sadece ders konularını anlatmakla yetinmesin. Bir de sorun bakalım, şu bizim Merkez Bankası bu sıralar ne deneyler yapıyormuş.

Not: [i] Bu içki benzetmesini ünlü bir iktisatçının yazısında okumuştum ama kaynağı maalesef bulamadım.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

Şu Ahlaksız İktisatçılar

Soru basit: İktisat ahlaki bir bilim midir, yoksa değil midir? Başka türlü sorayım: Ahlaki normların iktisatta bir yeri var mıdır? Pek çok iktisatçı ahlakın iktisatta yeri olmadığını söyleyecektir. İktisat gerçekten bir bilimse, iktisatçılar, insanları, fizikçilerin fiziki evreni incelediği gibi inceleyerek, “ay şu atoma haksızlık ediyoruz”, “bak bu atom yalnız kaldı” veya “atomlar sevse de sevmese de biz bu işi yaparız” diyerek mi hareket etmelidir, yoksa iktisada konu olan “atom”ların sevebileceğini, üzülebileceğini, inanabileceğini düşünerek ayaklarını denk mi almalıdır?

Journal of Economic Perspectives’de yayınlanan bir makale işte bu ve benzeri soruları yanıtlamaya çalışıyor (Sandel 2013). Makalenin yazarı Michael Sandel, What Money Can’t Buy: The Moral Limits of Markets (2012) başlıklı kitabın yazarı. Bu kitapta, piyasalaşma olgusunu inceliyor ve her şeyin piyasa değerleri/mantığı ile ele alınmaya başlanmasını eleştiriyor. Sandel’in neden bahsettiğini anlatabilmek için piyasalaş(tır)ma olgusuna birkaç örnek vereyim. Örneklerin hepsi Sandel’in kitabından (merak edenler için ilgili bazı çalışmalara ve haberlere de atıf yapıyorum).

  • Çocuklara iyi notlar karşılığında para vermek (Fryer 2010)
  • Hastalara ilaçlarını kullanmaları için para vermek (Belluck 2010)
  • Ülkelerin oturma izinlerini satışa çıkarması (Reddy ve De Avila 2011)
  • Hükümetlerin çocuk yapmayı teşvik etmek için para vermesi veya ceza kesmesi
  • Çevre vergisi, çevreyi kirletenlere kesilen parasal cezalar (Krugman 2010), çevre kirletme hakkının alınıp satılabilmesi, karbon emisyonu ticareti gibi piyasa odaklı politikalar*

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hadi ilginç bir örnek daha vereyim. Sporcuların formalarına, hatta Sinan Şamil Sam gibi forması olmayanların sporcuların bedenlerine, reklam almalarını da spor dünyasının piyasa mantığını içselleştirmiş olmasına, sporun piyasalaşmasına bağlayabiliriz.

sinansamilsamgazi

Daha fazla örnek isterseniz, Michale Sandel’in kitabına, o yetmezse Debra Satz’ın (2010) Why Some Things Should Not Be for Sale: The Moral Limits of Markets başlıklı kitabına bakabilirsiniz.

Biraz düşünürseniz, bazı şeylerin para karşılığı alınıp satılmasını, 2012 yılında İktisat Nobel Ödülü’nü alan Alvin Roth’un (2006) da belirttiği gibi, iğrenç, tiksinç veya utanç verici bulabilirsiniz. Mesela, bir şirketin çocuk işçi çalıştırmasını (çocuk işgücü satın almasını) iğrenç, aşağılık bir şey olarak görürüz. Para karşılığı arkadaşlık veya aşk satın almak isteyenleri engelleyen yasalar yok ama sadece finansal çıkar elde edebileceği zenginlerle arkadaşlık yapanların çok da ahlaklı olduğunu düşünmeyiz. Peki ya böbrek piyasası? İnsan böbreği ticareti yapanları da iğrenç insanlar olarak resmetmiyor muyuz? Pek çoğunuzun bu soruya evet cevabı verdiğini tahmin ediyorum, tabii iktisatçı değilseniz.

Yanlış okumadınız, “iktisatçı değilseniz” dedim.  İktisatçı değilseniz, böbrek piyasalarını iğrenç bulabilirsiniz ama sıkı bir iktisat eğitiminden geçmiş hemen herkes iyi düzenlenmiş bir böbrek piyasasının böbrek nakli bekleyen insanların hayatını kurtarabileceğini düşünmekten kendini alıkoyamaz. Sonuçta, insanlar börek bulamadığı için ölüyor ve o insanlar ölürken, biz sağlıklı insanlar “yedek bir böbrekle” dolaşıyoruz! İktisatçı olarak eğitildiyseniz, böyle bir durumda fayda-maliyet analizi yapmanız gerektiğini hissedersiniz. “Eğer böbreklerin iyi düzenlenmiş bir piyasada alınıp satılması mümkünse, neden belki binlerce hayatı kurtaracak bir düzenlemeyi sadece insanlar iğrenç buluyor diye bir kenara koyalım?” diye düşünebilirsiniz. Hatta İran’da böbrek alıp satmanın yasal olduğunu da biliyorsanız (Dehghan 2012), bu işin çok da mantıksız olmadığını düşünebilirsiniz. Bir iktisatçı olarak, böyle bir durumda sözde ahlaklı olmanın veya sosyal normlara mahkûm kalmanın çok maliyetli olduğunu düşünebilirsiniz.

Bunları neden yazıyorum? İktisatçılara ihtiyatla yaklaşmanızı istediğim için değil elbet. İktisatçılara ihtiyatlı bir biçimde yaklaştığınızı zaten biliyorum. 🙂 Bunları yazmamın nedeni şu: Piyasa mantığı ve fayda-maliyet analizleri,  gündelik hayata ve ahlaki normlara yabancılaşmamıza neden oluyor olabilir. Bunu düşünürken şunları da göz önüne alın: İktisada giriş kitaplarında ahlakla ilgili bir bölüm bile yer almıyor; bu konu, genellikle, pozitif ve normatif iktisat ayrımı başlığı altığında geçiştiriliyor. Ancak, iktisadın ve iktisatçıların ahlaktan bağımsız piyasa odaklı düşünme biçimi her gün hayatımızın hemen her noktasında karşımıza çıkıyor. Hal böyleyken, iktisadın ahlaki bir bilim olup olmadığını, iktisatçıların ahlaki normları dikkate almalarının gerekli olup olmadığını düşünmeye başlamamız faydalı olabilir.

Oturma izinleri, çevreyi kirletme izinleri ve bunun gibi şeyler para karşılığında satıldığında sadece piyasaların daha etkin bir biçimde işlemesini mi sağlıyoruz, yoksa dünya üzerinde halihazırda rahatsız edici boyutlarda olan eşitsizliği arttırıyor muyuz? Piyasa mantığı ile hareket etmenin her zaman hakkaniyetli sonuçlar doğurmadığını biliyoruz tabii ama soru şu: Bunu önemsemeli miyiz, yoksa “ne yapalım dünya böyle işliyor!” mu demeliyiz?

Düşünün. Çocuklara sınavlardan aldıkları yüksek notlar karşılığında para verdiğimizde, sadece onları motive etmiş mi oluyoruz, yoksa çocukların eğitim hakkındaki düşünme biçimlerini geri döndürülemez şekilde değiştiriyor muyuz? Eğer değiştiriyorsak, çocukları para ile motive etmeye çalışmaktan vazgeçmemiz iyi olabilir mi? Takdir alınca bisiklet aldığımız o çocuğu, üniversitede spor araba istemeye, üniversitede arabayla ödüllendirdiğimiz çocuğu ise işe girdiğinde şirketin veya devletin tahsis ettiği arabayı özel işleri için kullanmaya motive ediyor olabilir miyiz? Piyasa odaklı düşünme bizi bambaşka insanlar haline getiriyor olabilir mi?

Bu yazının başında bahsettiğim makale işte bu soruları (ve tabii ki daha fazlasını) ele alıyor. Makalede ele alınan ve benim de derslerde kullandığım örneklerden birinden bahsederek konunun önemini vurgulamaya çalışayım.

İktisatçıların mottolarından biri şudur: Parasal müşevvikler önemlidir! Bu mottoyu kabaca şöyle özetleyebiliriz: Eğer birisinin bir işi yapmasını teşvik etmek istiyorsanız para verin, istemiyorsanız ceza kesin. Etrafınıza bakarsanız dünyanın böyle işlediğini görebilirsiniz. Trafikle ilgili tüm düzenlemeler parasal cezaları kullanır. Yatırımı, innovasyonu arttırmak isteyen veya evli çiftlerin daha fazla çocuk yapmasını isteyen hükümetler bunu yapabilmek için parasal ödüller (veya vergi indirimleri vb.) verirler. Bu ödül ve cezalara bakarsanız iktisadi düşünme biçimini ve tabii ki piyasa mantığını nasıl içselleştirdiğimizi de daha iyi idrak edebilirsiniz.

Peki, iktisatçıların bu mottosu, ahlaktan ve ahlaki normlardan bağımsız bir biçimde işleyebilir mi? Çoktan tahmin etmiş olabileceğiniz gibi bu motto, gündelik hayata müdahale edip, davranışlarımızı şekillendirmek için kullanıldığı için ahlaki normlardan bağımsız olarak düşünülemez. Bunu çarpıcı bir şekilde anlamamızı sağlayan bir çalışma var (Gneezy ve Rustichini 2000a). Sorunumuz şu: Bazı anne ve babalar anaokulundaki çocuklarını almaya geç gidiyorlar. Acaba bu anne ve babalara geç kaldıkları için para cezası kesersek, geç kalan ebeveyn sayısını azaltabilir miyiz?

Bunu öğrencilerime sorduğumda, genellikle geç gelen ebeveyn sayısının azalacağını düşünüyorlar. Siz de öyle düşünmüş olabilirsiniz. Ancak sonuç bunun tam aksi. Geç kalan ebeveyne ceza kesilmeye başlanınca, geç kalan ebeveyn sayısı da artıyor. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor (Gneezy ve Rustichini 2000a: 7).

geenzy

Grafik, hafta başına geç kalan ebeveyn sayısını gösteriyor. Siyah çizgi ceza uygulanan anaokullarındaki durumu gösteriyor, diğeri ise ceza uygulaması olmayanları. İlk dört hafta her iki grupta da ceza uygulanmıyor. Daha sonra (grafikte siyah çizgi ile gösterilen) bazı anaokullarında geç kalanlara para cezası uygulanmaya başlanıyor. Gördüğünüz gibi cezanın uygulanmaya başladığı haftada, cezanın uygulandığı anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı artıyor. Daha da ilginci şu: 17. haftada ceza uygulaması kaldırılıyor ancak buna rağmen bir ceza uygulamasına konu olan anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı azalmıyor.

Parasal ceza uygulaması ebeveyn davranışlarını geri döndürülemez bir biçimde değiştiriyor. Peki neden? Pek çok açıklama üretilebilir. Ama şunu bir düşünün. Ceza uygulamasından önce anne ve babaların gecikmemelerinin ardındaki nedenler neydi? Herhalde birincisi sorumluluk duygusudur, ikincisi ise “geç kalırsam diğer anne-babalar ve anaokulu öğretmenleri hakkımda ne düşünür” düşüncesidir. Ceza uygulamasından önce anne-babaların ahlaki kaygılar taşıdığını ve ahlaki-sosyal normlara uymaya çalıştığını düşünebiliriz. Peki ceza uygulamasından sonra ne oluyor? Sanırım ceza uygulamasını gören anne-babaların geç kalmayı bir ahlaki mesele olarak değil, satın alınabilecek bir hizmet olarak görmeye başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özetle anaokullarında piyasa mantığını uygulamanın ebeveynlik ile ilgili ahlaki ve sosyal normlarımızı etkilediğini düşünmek mümkün. Tabii ceza uygulamasının kaldırılmasının geç kalan ebeveyn sayısını (en azından hemen, çalışmaya konu olan süre içinde) azaltmadığını da dikkate alırsak, piyasalaşmanın geri döndürülemeyecek bazı sonuçları olabileceğini de düşünebiliriz.

İktisatçı okurlarım, hemen şöyle düşünmüş olabilir: Bu çalışma parasal cezanın etkisiz olduğunu göstermiyor, sadece ceza miktarının yeterli olmadığını gösteriyor; eğer para cezası arttırılırsa, geç gelen ebeveyn sayısı azalır”.[1] Çok doğru. Ancak mesele bu değil. Meselemiz, parasal müşevviklerin sosyal ve ahlaki hayatımızı geri döndürülemez bir biçimde değiştirip, değiştirmediği.

Daha fazla “spoiler” vererek Sandel’in makalesini okuma deneyiminizi berbat etmek istemiyorum. Yine de sizi motive etmek için makaledeki bir iki örnekten daha kısaca bahsedeyim. Bağış toplayan çocuklara, topladıkları bağış miktarıyla orantılı bir parasal ödül verirsek, çocuklar daha fazla bağış toplar mı? Hmmm. Zor soru, değil mi? Cevap: Eğer para toplayanlara çok fazla para vermiyorsanız, güzel amaçlar için bağış topladığını düşünen çocuklar, para karşılığı bağış toplayanlara göre daha fazla bağış toplayabilir. Peki, insanlar daha fazla kan bağışlasın diye kan bağışlayanlara para verirsek, daha fazla kan “bağışı” alabilir miyiz? Yok, maalesef, bağış işi tam öyle işlemiyor. İnsanların kanını satın almaya kalktığınızda insanlar kan vermekten vazgeçebiliyor… Özetle işin içine para ve piyasa mantığı girince, dünyaya eskisinden daha farklı bakabiliyoruz.  Ha bu her zaman ve her koşulda kötü bir şey midir? Muhtemelen değildir. Ama biz yine de bunları bir düşünelim.

İktisatçılar her ne kadar yaptıkları işin, politika önerilerinin ve derste anlattıklarının ahlaktan, sosyal normlardan, geleneklerden, göreneklerden vb. bağımsız olduğunu düşünmek istese de, böylesi daha kolaylarına gelse de, iktisadın ahlaktan bağımsız olduğunu düşünmek oldukça güç. Benim yazdıklarım sizi ikna etmediyse, Michael Sandel’in (2013) makalesini okuyun derim. Sonuçta konunun uzmanı o.

Son olarak, şunu da düşünelim bence: İktisat bölümlerinin programında neden zorunlu bir İktisat ve Etik dersi yok? Madem piyasa mantığı dünyamızı şekillendiriyor, bu mantığı üreten iktisatçıların etik bilmesi, yaptıkları işin nereye varacağını düşünen bilim insanları olarak yetişmesi daha güzel olmaz mı? İsterseniz, Sandel’in (2013) makalesine siz de bir göz atın, konuşalım.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

Referanslar:


[1] Bu bağlamda, Gneezy ve Rustichini’nin (2000b) “Pay Enough or Don’t Pay at All” (yani, “ya yeterince öde ya da hiç ödeme”) başlıklı makaleleri de ilginizi çekebilir. Bu makale parasal müşevviklerin etkisini inceleyen bir dizi deneyi ele alıyor.


Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Ana görsel: Etienne, https://flic.kr/p/rPF4mT

İktisat öğrencilerine tüyolar

Bu yıl ilk defa iktisat/ekonomi dersi alacak öğrencilerin “bu iktisat nedir ya!” şeklindeki haykırışlarını duyar gibiyim. Bu yazı onlar için. Ama sadece onlar için değil. Kıdemli iktisat öğrencilerinin de okuması faydalı olabilir.

Uyarayım, olaylar şöyle gelişecek.

Sınıfa bir hoca gelecek, slaytlarını itina ile beyaz perdeye yansıtacak ve çok kısa bir süre sonra iktisadın tanımını yapmaya başlayacak. “Kıt kaynakların etkin bir şekilde kullanılması” diye başlayan ve sizleri rüyalar âlemine doğru sürükleyecek bu tanımlama işi, siz pek de farkına varmadan grafiklerin havada uçuştuğu bir savaş sahnesine dönüşecek. Göz kapaklarınız ağırlaşacak, cep telefonunuza yeni bir bildirim gelecek, siz ona bakıp ardından da birkaç komik video izledikten sonra tekrar dersin verildiği kürsüye baktığınızda karşınızda elmayla armuttan bahsederken eliyle tahtadaki bir şekli gösteren hocanızı göreceksiniz. Kendisi (muhtemelen) elmayla armut arasında tercih yaparken grafik çizen biri değil ama size grafikteki bir noktayı göstererek, bu noktanın elma ve armut seçimindeki önemini anlatıyor olacak. Sonra armudu kiloyla değil, tek tek almanız gerektiğini, her ek birim armudun fayda ve maliyetini dikkate alarak hareket etmenizin ne kadar rasyonel, ne kadar akılcı olduğunu anlatacak.

Göz kapaklarınız tekrar ağırlaşırken, hoca da dersi kiloyla değil tane tane anlatsa ne kadar akılcı olacak diye düşüneceksiniz… Dersin azalan marjinal faydası, nitekim!

Dersler böylece ilerlerken derslere girmenin ne kadar akıllıca olduğunu da sorgulamaya başlayacaksınız. Bazen bir gazla derse gidecek, ama çoğu zaman rüyayı derste değil yatakta görmenin daha mantıklı olduğunu düşünerek uykuyu tercih edeceksiniz. Hocanın anlattığı fırsat maliyeti konusundan çıkaracağınız sonuç bu olmamalı ama bunu yapacaksınız!

Her şeye rağmen, girdiğiniz derslerin dinlediğiniz kısımlarından, dersin aslında çok zor olmadığı sonucunu çıkaracaksınız. Ne de olsa elma, armut ve bazen de şarap ile peynirden bahsedilen bir ders. Ayrıca hemen hemen bütün soruların cevabı iki doğrunun kesişmesiyle bulunuyor. Ara sınavdan önce biraz çalışırsanız geçer not almamanız için hiç bir sebep yok gibi… En azından siz böyle düşüneceksiniz.

Ne var ki, işler beklediğiniz gibi gelişmeyecek. Dönemin ortasına geldiğinizde, WhatsApp’ta arkadaşlarınızla bu kadar çok şeyi ne zaman işlediğinizi tartışacak, Snapchat’te ders notlarıyla ilişkinizi resmeden şakalar yapacak ve kütüphaneye gittiğiniz o nadir anlardan birinde de grafiklerle dolu bir kitap sayfasına çapraz duran ders notlarınızı X-Pro II efektiyle Instagram’da paylaşacaksınız. Ara sınav günü geldiğinde iktisat hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğinize kesinkes kanaat getirmiş olduğunuz için, sınava kalan dakikaları “ya umarım test olur ya, en azından kafadan atarız, belki tutar” temennileriyle geçireceksiniz. Notlar açıklanıp da sınıf ortalamasının 40 olduğu ortaya çıktığında ise arkadaşlarınızla bir araya gelip iktisat dersine ve dersin hocasına ‘küfür olmayıp da küfür etkisi yaratan sözler’ etme ayinleri yapacaksınız. Tabii bazılarınız ağız dolusu küfürler de edecek.

1akuyk

Tamam. Biraz abarttım. Böyle olmak zorunda değil. İktisat aslında çok ilginç bir bilim. İktisat dersleri de oldukça zevkli dersler olabilir. Ama bunun için iktisat derslerine bakış açınızı değiştirmeniz lazım. Hele hele hocanız sizi ezberciliğe zorluyorsa başka bir çareniz yok.

Durun. Aslında en iyisi tüm bakış açınızı değiştirin. Biraz soru sormaya, sorgulamaya başlayın. Size verilenleri, anlatılanları, haberleri biraz sorgulayın. Bu her şeyi daha ilginç bir hale getirebilir.

Mesela hocanın derste anlattıklarını mutlak doğrular olarak kabul etmek yerine size anlatılanları sorgulayarak işe başlayabilirsiniz. Tabii sorgulayabilmek için biraz aktif bir öğrenci olmanız lazım. Hocaya elma ve armudun piyasa fiyatlarını sormanız yeterli olmaz—zaten muhtemelen bilmiyordur 😉

Neyse, daha fazlasını yapmanız lazım. Mesela ilk derse girmeden önce iktisat nedir diye biraz araştırma yaparsanız, o sıkıcı ders çok ilginç bir ders haline dönüşebilir.

Dönem başlamadan ben size birkaç ipucu vereyim.

Sadece iktisat kitaplarının başlıklarına bile baksanız iktisadın ne kadar ilginç bir bilim olduğunu görebilirsiniz. Şu sayacaklarımın hepsi iktisat kitabı:

  • ‘Sanat ve Kültür İktisadı’
  • ‘Adalet İktisadı’
  • ‘Kontrat İktisadı’
  • ‘Arı İktisadı’
  • ‘Suç İktisadı’
  • ‘Aşk ve İktisat’
  • ‘Yasa Yapmanın İktisadı’
  • ‘Ayrımcılık İktisadı’,
  • ‘Evlilik İktisadı’
  • ‘Hollywood İktisadı’
  • ‘Bağımlılık İktisadı
  • ‘Seks, Uyuşturucu ve İktisat’

Gördüğünüz gibi iktisat sadece faiz politikası ve kamu yatırımlarıyla ilgilenen bir bilim değil. Aşktan idam cezasına kadar hemen her şeyle ilgileniyor. Dolayısıyla tahmin etmiş olabileceğiniz gibi ilk dersteki o “iktisat nedir?” sorusuna cevap vermek o kadar da kolay değil.

Son olarak, iktisatçıların sordukları ilginç sorulara da birkaç örnek vereyim:

  • Online evlilik siteleri için en iyi eş bulma mekanizması nedir?
  • Böbrek bağışçılarıyla böbrek hastalarını en iyi nasıl eşleştiririz?
  • Organ satışının yasal olması daha çok böbrek hastasının iyileşmesine yardım eder mi?
  • Uyuşturucu satıcıları neden anneleriyle yaşar?
  • Kürtaj ile suç oranları arasında bir ilişki var mıdır?
  • İkinci el araba piyasasında iyi araba bulmak neden zordur?
  • Etnik ayrımcılığın yarattığı problemleri piyasa mekanizması çözebilir mi?
  • Neden bazı ülkeler zenginken diğerleri yoksuldur?
  • Para beynimizi nasıl etkiliyor?
  • Hormonlar iktisadi kararları ne kadar etkiler?

Bu bir başlangıç olsun. Şimdi siz Google yardımıyla iktisatçıların neler yaptıklarını, ne sorular sorduklarını biraz araştırın. Mesela Nobel ödülü alan iktisatçıların neler yaptıklarına bir bakın. İlk derse öyle girin.

Ve soru sormaktan çekinmeyin.

Hocanız iktisadın “sınırsız ihtiyaçların kıt kaynaklarla nasıl karşılanabileceğini” inceleyen bir bilim olduğunu söylerse şunları sorabilirsiniz: “Hocam ihtiyaçlar sınırsız mıdır? İhtiyaç diyerek neyi kastediyorsunuz? Mesela iPhone 7 bir ihtiyaç mıdır? İki hafta önce hiç bilmiyorken, bugün sınırsız bir AirPod ihtiyacı duyuyor olmamız mümkün mü? Bir şeyi istememiz ona ihtiyaç duyduğumuz anlamına mı gelir?”

Eğer hocanız iktisadın “mal ve hizmetlerin üretimi ve bölüşümüyle ilgili” bir bilim olduğunu söylerse, o zaman şunları sorabilirsiniz: “Hocam, aşk iktisadı diye bir şey var. Ha bir de suç iktisadı var. Aşk veya suçun mal ya da hizmet olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemezsek o zaman neden iktisatçılar bu konularla ilgileniyorlar?”

Soru sordukça iktisadı daha iyi öğreneceksiniz. Tabii amacınız hocaların kâbusu olmak olmasın. Amacınız konuyu daha iyi öğrenmek olsun. Yani sadece hocaya soru sormak için soru sormayın. Ezbere sorular sormayın. Sorgulayın. Önce soruları kendinize sorun. Sorduğunuz soruları cevaplamaya çalışın. Araştırın. Hocanıza da öğrenmek için sorun. Aklınıza takılan ne varsa, anlamadığınız ne varsa sorun. Soru sormadan sınav gününe kadar beklerseniz, sınavda sorulan soruları cevaplamakta zorlanmanız da sürpriz olmaz.

Şimdilik bu kadar! Başarılar.

Daha fazla okumak isterseniz “İktisat derslerinde nasıl başarılı olursunuz?” başlıklı yazıya da bakabilirsiniz.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

6 adımda piyasa yorumcusu olma rehberi

TV ya da gazetelerde ekonomi yorumu yapmak sandığınız kadar zor değil!

Heyecan verici değil mi? Bu yazıyı okuduktan sonra siz de rahatlıkla piyasaları yorumlayabileceksiniz. Hatta biraz yaratıcı bir kişilikseniz bu işten para kazanmaya bile başlayabilirsiniz. Hemen başlayayım.

1 – Piyasa yorumlarının temel mantığını kavrayın

İlk adım, piyasa yorumlarının genel mantığını çözmek. Çok fazla yorum okumanıza gerek yok. Ama biraz okumanız faydalı olacaktır. Piyasa yorumlarını okurken göreceğiniz ilk şey şu olacak: Yorumcular genellikle piyasaları güncel gelişmeler ışığında yorumlar. Bunu nasıl yapacağınızı daha sonra açıklayacağım. Şimdi içeriğe odaklanalım.

Diyelim ki, Türkiye’nin gündeminde koalisyon tartışmaları var. Bu konuda neler yazılmış bakmak için İnternette “piyasalar koalisyon” araması yapın. Karşınıza şöyle başlıklar çıkacaktır:

  • Piyasalar “koalisyon olmaz”a yatırıyor
  • Piyasalar koalisyon ihtimalini satın aldı
  • Piyasalarda koalisyon tedirginliği
  • Piyasalara koalisyon dopingi
  • Piyasalar koalisyon ihtimallerini değerlendiriyor
  • Koalisyon hesapları piyasaları etkilemedi

Bu başlıklar kaolisyon ve piyasalara özel başlıklar gibi görünüyor. Ama biraz daha yorum okuyunca göreceksiniz ki, daha genel bir format var. Açıklayayım.

Gündemdeki konuya X dersek, piyasa yorumlarınızı şu kuralları kullanarak biçimlendirebilirsiniz:

Eğer piyasalarda fazla bir şey olmuyorsa,

“Piyasalar X ihtimalini değerlendiriyor”;

Kötüye gidiyorsa

“Piyasalarda X tedirginliği”;

Çok kötü gidiyorsa,

“Piyasalar X ile çöktü”;

İyi gidiyorsa

“Piyasalara X dopingi”

veya

“Piyasalar X ile uçtu, çoştu, yükseldi”.

Sanıyorum olayı kavradınız. Bundan sonra piyasa yorumlarını okurken yorumcuların güncel gelişmeleri nasıl bir Aikido ustası gibi kendi silahları haline getirdiklerini iyi gözlemleyin. Yorumları okumadaki tek amacınız, kullandıkları yöntemi öğrenmek olsun. İçeriğe değil, yönteme odaklanın. Piyasa yorumculuğu çok fazla düşünmeden piyasaları yorumlama becerisi gerektirir. Sizi otomatiğe bağlayacak bir yöntem bu sebeple önemlidir.

2 – Piyasalara inanın, ona sığının

Piyasaları nevi şahsına münhasır, insanlardan bağımsız bir şekilde kendi başına hareket eden, hafif şizofren bir kişilik olarak düşünebilirsiniz! Orada bir güç var uzakta, ama tam olarak nedir bilmiyoruz. Problem değil. Piyasanın gücü sizin gücünüzdür. O güce inanın! Ona sığının. Sonuçta ne oluyorsa piyasalar yapıyor. Bunu unutmayın. Piyasaların kudretinden asla şüphe etmeyin.

3 – Ne olup bittiğinden haberdar olun

Piyasaların önemli bir özelliği de her şeyi görmesi, her şeyi bilmesi ve her şeye tepki vermesidir. Piyasalar her şeye tepki verdiği için gündemdeki konu neyse hemen piyasalara bağlayabilirsiniz. Fenerbahçe şampiyon mu oldu?

“Şampiyonluk sonrası piyasalarda olumlu hava”

diye bir başlık atabilirsiniz. No problem!

Çocuğunuz sünnet mi oldu?

“Sünnet sezonunun açılmasıyla, piyasalar medikal firmaları fiyatlıyor”

gibi bir şey söylerseniz çok da zorlama olmaz. Ama siz yine de sünnet olan kişi IMF başkanı falan değilse, piyasaları işe karıştırmayın.

İyi bir yorumcu olmak için, önemli siyasal gelişmeleri takip edin. FED’in ne yaptığını adınız gibi bilin. Para politikası kurulu toplandığında iki eliniz kanda da olsa faiz oranına ne oldu öğrenin. Büyük skandallar, ihaleler vb. gibi konularda da radarınız açık olsun. Ama korkmayın haberleri baştan sona okumanıza gerek yok.

Evet!

Bir piyasa yorumcusu olarak, günün 24 saatini haber sitelerinin resim galerilerinde bile geçirebilirsiniz. Sonuçta eğer bir şey yeterince önemliyse, piyasa o şeyin bir resim galerisi olmasını garanti eder.

Cidden!

Ne öğrendik? Ne olup bittiğinden biraz olsun haberdar olun. Çünkü her konuyu piyasalara bağlayacaksınız.

4 – Mutlaka ama mutlaka muğlak olun

Muğlaklık piyasa yorumcusunun en sadık dostudur. İş edinip piyasaları tanımaya, anlamaya kalksanız bile şunu göreceksiniz: Piyasaların, doların, avronun, altının falan ne yapacağını kestirmek oldukça güç. Nobelli ekonomi profesörleri bile piyasaların ne yapacağını öngöremiyor. Mesela, dolar koalisyona tepki veriyor olsa bile, dün verdiği tepki ile bugün verdiği birbirini tutmayabiliyor. Bu sebeple, kesinlikten kesinlikle kaçınmalısınız. Muğlaklık ikinci adınız olmalı.

Diyelim ki birisi size “X olursa dolar ne olur?” diye sordu. Ne yapacaksınız? Açıklayayım. Önce cevabı biliyormuş gibi konuya girin. Mesela şöyle diyebilirsiniz:

“X olursa ne olabileceğini zaten az çok tahmin edebiliyorsunuzdur…”

Bu girişle hem konuyu bildiğinizi göstermiş oldunuz, hem de bunu zaten herkesin bilebileceğini ima ederek, ikinci bir soru gelmesi ihtimalini bertaraf ettiniz. Ayrıca neye ne olacağını da söylemediğiniz için tamamen güvendesiniz. Şimdi, 3. adımda öğrendiklerinizi uygulayın. Bildiğiniz ne varsa kullanın. Mesela, lafa şöyle devam edebilirsiniz:

“Ancak FED’in kararını dikkatli yorumlamakta fayda var; tutanakların ikinci sayfasının üçüncü paragrafındaki belirsizlik vurgusu çok önemli, malum petrol fiyatlarındaki gelişmeler…”

Böyle devam edin. Bir yere varmanız gerekmiyor. Hatta mümkünse bir yere varmayın. Yorumlarınız yer çekimsiz ortamda dökülen mercimek çorbası gibi olsun.

Son olarak “piyasalar, piyasalar” diye konuşun ana hangi piyasalardan bahsettiğinizi mümkün olduğunca söylemeyin. Hatta daha da güzeli, hangi piyasalardan bahsettiğinizi siz bile bilmeyin. Birisi sizi zorlamazsa hangi piyasalardan bahsettiğinizi söylemeyin. Çok zorlanıp da belirli bir piyasadan bahsetmek zorunda kalırsanız, en kısa zamanda piyasalar edebiyatına geri dönün. Dedim ya, piyasalara inanın, ona sığının. O sizi korur!

5 – Konuyu teknik terimlerle süsleyin

Dolar yorumunuz harika oldu. Ancak, biraz daha prim yapmak istiyorsanız biraz teknik terim öğrenebilirsiniz. Parite, bant, ikili tepe formasyonu, çift dip formasyonu, vesaire gibi teknik terimleri kullanarak yapacağınız bir yorum çok daha etkileyici olacaktır. Konuya kısa bir giriş yapalım. Dolar grafiğine bakın, yukarı doğru gidiyorsa “dolardaki yukarı yönlü hareket” diye lafa başlayın. Sonra doların son üç aydır (gündür, yıldır, kafanıza göre takılın) geçmediği bir seviye belirleyin. Mesela 2.8’i geçmemiş olsun. Tamam. Şimdi eğer dolar grafiği buraya yaklaşıyorsa, “dolar 2.8 bandını zorluyor” diye devam edebilirsiniz. Grafikteki tepe ve dip noktalarına isim verin. İki tepe varsa, ikili tepe formasyonu, üç varsa üçlü formasyon… Konuyu anladınız. Bu konuda yaratıcı olabilirsiniz. Mesela, görseldeki “kusan deve formasyonunu” görebiliyor musunuz?

1095252_0f28687fa819d767a71c76b6343f1fe6

Kusan Deve Formasyonu*

Grafiklerde bulduğunuz formasyonları daire içine alın. “Buradaki formasyon önemli” deyin. Eğer bir TV programındaysanız, ekrana yansıyan grafiğe yapmadığınızı bırakmayın. Çizgiler çekin, grafiklerin belirli noktalarına “zoom” yapın, bir şeyi gösterirken başka grafikler açıp kapatın. Eliniz kesinlikle boş durmasın. Sonuçta bir şey söylemeyeceksiniz. Söyleyeceğiniz şey mealen şu olacak:

“Dolar artarsa, artar; artmıyorsa ya azalacaktır ya da aynı kalacaktır.”

Bunu ne kadar süslerseniz, o kadar iyi. Bir şey söylememiş olmanıza rağmen, çok şey söylemiş olduğunuz izlenimini yaratmanız lazım. Çünkü piyasa yorumculuğu bunu gerektirir!

6 – Bütün bildiklerini birleştirin ve köşe yazınızı hazırlayın

İlk 4 adımda zaten piyasa yorumcusu oldunuz. 5. adım işin kreması. Şimdi kendinizi gösterme zamanı. Hemen bir köşe yazısı taslağı çıkarın. Bu hafta neler oldu? Not edin. Örnek vereyim. Varsayalım ki gazetelerden şunları öğrenmiş olun: Yağmur yağmış, milletvekilleri yemin etmiş, koalisyon tartışmaları devam ediyormuş, Yunanistan’da bir şeyler olmuş, ABD’de 0,2’lik daralma olmuş, Dolar/TL kuru oynakmış, meclis başkanı seçilecekmiş, ABD istihdam verisi gelecekmiş, kaya gazı ihalesi yapılacakmış, vb.

Şimdi, bunları gönlünüzce birleştirin. Her şeyin piyasaları etkilediğini unutmayın. Düşük cümleler kurmayı dert etmeyin. Bu, piyasa yorumculuğunun olmazsa olmazlarındandır. Şimdi bir deneme yapalım. Mesela, şöyle bir şey yazabilirsiniz:

“Haftaya yağmurun verdiği ferahlık ve milletvekili yeminleriyle başlarken, piyasaların koalisyon konusundaki temkinli tavrı ve dış piyasalarda Yunanistan faktörü dışında önemli bir belirsizlik olmamasının da etkisiyle, ABD’den gelen 0,2’lik daralma haberinin çalkantısını olağandışı bir şekilde hissettik. Dolar/TL’deki tatlı ekşi oynaklık sizi endişelendirmesin. Meclis başkanının seçilmesiyle daha da belirginleşecek olan koalisyon seçenekleri piyasaya yön vermeye devam ederken, piyasalar ABD’den gelecek açıklamalara ve Çin’deki gelişmelere odaklanıyor olacak. İstihdam verisini beklerken, kaya gazı ihalesindeki son pürüzlerin giderilmesi ve bakır ihracatındaki gelişmelere dikkat etmekte fayda var. Merkez Bankası’nın şahin görünümlü kumru pozisyonunu hükümet belli olana kadar bozması beklenmiyor. Avro-dolar paritesindeki çapraz yönlü hareket ciddi ekonomik kararları ertelemenize neden olabilir. Ancak, doların 2.8 bandını zorlaması güç görünüyor. Böyle bir yukarı yönlü hareket geldiği takdirde, paritenin bundan etkileneceğini öngörmek zor değil. Paritenin değişmemesi durumunda, TL’nin avro karşısında da değer kaybetmesi beklenebilir. Forex’te kaldıracın büyüsüne aldanıp aceleci hareket etmemekte fayda var. Malum yaz ayları.”

Oldu gibi. Tabii bu ham metin üzerinde biraz daha çalışmak gerekiyor ama mantık bu. Gerisini siz halledersiniz. Yorumunuzu tamamlayınca, dikkat etmeniz gereken son bir şey var. Yanlışlıkla bunu bir gazetenin astroloji sayfasına göndermeyin. Sayıların ve grafiklerin olduğu bir finans sayfasında yayınlanması lazım. Gerisini piyasalar halleder.

Kolay gelsin.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Not.

* Görseli Twitter’da @BKBrianKelly paylaştı. https://goo.gl/9kr78f


Bu yazı daha önce 25.06.2015 tarihinde Business HT‘de yayınlanmıştır. 

2014 Nobel Ekonomi Ödülü’nden alınacak 7 ders

Jean_Tirole

2014 Nobel Ekonomi Ödülü’nü, Fransız iktisatçı Jean Tirole aldı. Ödül, Tirole’ün “piyasa gücü ve regülasyon” konularındaki katkıları nedeniyle verildi. Tirole’ün katkılarını kısa bir yazıda özetlemek neredeyse imkânsız. Bu sebeple, Tirole’ün iktisada katkı yaptığı alanları anlatmak yerine, Tirole’ün çalışmalarından çıkarabileceğimiz 7 temel dersi özetlemeye çalışacağım.

(1) Piyasalar her zaman etkin bir şekilde işlemez

Piyasalar, çoğu zaman iktisattaki tam rekabet idealinden oldukça uzaktır. Elektrik piyasası, taksi piyasası, telekomünikasyon piyasası gibi piyasalarda tam rekabet koşulları genellikle oluşmaz. Bazı piyasalara tek bir firma hâkimdir. Bazılarında az sayıda firma vardır. Diğer piyasalarda ise firmalar, birbirinin aynısı olan ürün ve hizmetler üretmez. Bunlara ek olarak enformasyon akışındaki aksaklıklar, firmaların üretim sürecinde çevreyi kirletmesi gibi dışsallıklar, sosyal fayda sağlayacak mal ve hizmetlerin serbest piyasada üretilmemesi gibi pek çok aksaklık nedeniyle gerçek piyasalar tam rekabet idealinden uzaklaşır. Jean Tirole’ün Nobel Ödülü’nü almasının nedenlerinden biri aksak rekabet koşullarını daha iyi anlamamıza yaptığı katkıdır.

(2) Aksak rekabet koşullarını anlamak önemlidir

Tıpkı tam rekabette olduğu gibi, aksak rekabetin olduğu piyasalarda da firmaların temel amacı (genellikle) daha fazla kâr elde etmektir. Ancak tam rekabetçi piyasalarda tüketicinin lehine işleyen bu kâr güdüsü, aksak rekabette tüketicinin aleyhine sonuçlar ortaya çıkarabilir. Tam rekabetin aksine, aksak rekabette firmaların piyasa gücü vardır. Mesela, fiyatları belirleyebilirler. Bu sayede, ürün ve hizmetlerini tam rekabete kıyasla çok daha yüksek fiyatlardan satabilirler. Dolayısıyla, bu piyasaların devlet tarafından düzenlenmesi, mesela devletin fiyatlara müdahale etmesi, sosyal faydayı arttırabilir. Devlet, taksimetre tarifesini, kredi kartı minimum ödeme oranını veya internet bağlantı ücretlerini belirlemek gibi müdahalelerle tüketici refahını arttırabilir veya piyasaların daha iyi işlemesini sağlayabilir. İktisat teorisi, tüketicilerin ve firmaların aksak rekabet koşullarında nasıl davranacağı inceleyerek, devletin bu piyasalara nasıl müdahale edebileceğini anlamamıza yardım eder. Jean Tirole’ün önemli bir katkısı, aksak piyasaların nasıl işlediğini daha iyi anlamamızı sağlamış ve bu piyasaların düzenlenebilmesi için gerekli teorik çerçeveyi kurmuş olmasıdır. Yani Jean Tirole, piyasa gücünü ve devlet düzenlemelerini (regülasyon) daha iyi anlamamızı sağladığı için Nobel’e layık görüldü.

(3) Devlet düzenlemeleri gereklidir ancak zordur

Jean Tirole, devlet düzenlemelerini tasarlamanın oldukça zor olduğunu da göstermiştir. Devletin veya düzenleyici kamu otoritelerinin işe yarar bir düzenleme yapabilmesi için piyasanın yapısı hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Ne var ki, düzenlemeye konu olacak firmalar çoğu zaman piyasanın işleyişi ve maliyetler konusunda devletten daha fazla bilgiye sahiptir. Gerek aksak işleyen piyasalar düzenlenirken, gerekse kamu ihaleleriyle özel firmalara iş verilirken, devlet bu enformasyon/bilgi eksikliği sorunu ile karşı karşıyadır. Jean Tirole’ün çalışmaları, bu sorunun önemini ve etkili bir devlet düzenlemesinin zorluğunu daha iyi kavramamızı sağlamıştır.

(4) Devlet düzenlemeleri piyasaya özgü olmalıdır

Devlet düzenlemelerinin zor olmasının önemli bir nedeni de her sektörün, her piyasanın farklı olmasıdır. Belirli bir piyasada düzenleme yapabilmek için bu piyasanın işleyişi ile ilgili detaylı bilgiye ihtiyaç vardır. Genel geçer ilkelerle piyasalara müdahale etmek her zaman mümkün değildir. Jean Tirole’ün çalışmaları özellikle bu vurguyu yaptığı için önemlidir ve Nobel ödülüne layık görülmüştür. Jean Tirole, telekomünikasyon piyasası ve finansal piyasalar gibi piyasalarla ilgili incelemelerinde devlet düzenlemelerinin başarısının piyasaya koşullarına ve bu piyasalardaki firma ve tüketicilerin davranışlarına bağlı olduğunu göstermiştir. Devlet düzenlemelerinin piyasaya özgü olması gerektiğini vurgulamıştır.

(5) Kötü devlet düzenlemeleri maliyetlidir

Piyasa koşulları ve piyasadaki aktörlerin müşevvikleri dikkate alınmadan yapılan düzenlemeler toplum için maliyetlidir. Devlet müdahaleleri iyi tasarlanmadığı takdirde, kamunun değil, belirli firmaların işine yarayan sonuçlar ortaya çıkarabilir ve sosyal faydayı azaltabilir. Jean Tirole, bu genel sonucu destekleyen pek çok çalışma yapmış ve bu türdeki pek çok çalışmaya katkı yapmıştır.

(6) Kötü devlet düzenlemeleri yolsuzluğa neden olabilir

Jean Tirole’ün Jean-Jacques Laffont ile birlikte yaptığı bir çalışma, sosyal faydayı amaçlayan yüksek devlet otoritesi, devlet düzenlemesine aracılık edecek düzenleyici kuruluş ve düzenlemeye tabii olan firma arasındaki ilişkiyi inceleyerek düzenleme tuzağı (regulatory capture) olarak anılan olguyu daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Firmaların piyasanın işleyişini ve maliyetleri devletten daha iyi bildiğini daha önce söylemiştim. Düzenleyici kuruluş da süreç içinde firmanın ve piyasanın yapısıyla ilgili detaylı bilgiye sahip olur. Her ikisi de piyasayı yüksek devlet otoritesinden daha iyi bildikleri için, düzenleyici kuruluş ve firma işbirliği yaparak yüksek devlet otoritesinden bilgi saklayabilir ve böylece enformasyon rantını paylaşabilirler. Örneğin hükümet, belediyelere ihale düzenleme veya denetleme yetkisi verdiğinde, belediye yetkilileri hükümetten bilgi saklayarak enformasyon rantını paylaşabilirler. Özetle, yüksek devlet otoritesinin düzenleyici kuruluşlara güvenmesi için bir sebep yoktur. Bu sorunu dikkate almayan devlet düzenlemeleri veya müdahaleleri, sosyal faydayı arttırmadığı gibi, bir tür yolsuzluk ilişkisine yol açarak toplumun refahını azaltabilir.

(7) Devletin amacı sosyal faydayı arttırmak olmalıdır

Jean Tirole, çalışmalarının çoğunda firmaların kâr peşinde koştuğunu ancak yüksek devlet otoritesinin sosyal faydayı arttırmayı amaçladığını varsayar. Tirole, devletinin bu amaca ulaşmasının zor olsa da mümkün olduğunu göstermiş ve bunun için gerekli teorik çerçeveyi sunmuştur. Sadece bunu yapmış olması bile Nobel’i hak ettiğinin bir kanıtı olarak düşünülebilir.

Yüksek devlet otoritesi, doğru mekanizmaları tasarlayarak, kamu ihalelerinin maliyetini düşürüp ürünlerin kalitesini arttırabilir, düzenleyici kuruluşların firmalarla işbirliği yapıp sosyal faydayı azaltmasını engelleyebilir, aksak rekabetin zararlarını azaltabilir ve özelleştirmelerin belirli çıkar gruplarına değil topluma hizmet etmesini sağlayabilir. Tüm bunların olması için, yüksek devlet otoritesinin sosyal faydayı arttırmayı amaçlıyor ve Jean Tirole gibi iktisatçıların söylediklerine kulak veriyor olması gerekir. Yüksek devlet otoritesi, kendi çıkarları peşinden koşarsa veya belirli çıkar gruplarına hizmet ederse, bunların hiçbiri olmaz. Nobel ödülünden alacağımız derslerin de bize hiçbir faydası kalmaz.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Not: Jean Tirole’ün katkılarıyla ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için küçük bir okuma listesi hazırladım: Nobel Ekonomi Ödülü Okumaları


Bu yazı daha önce Wall Street Journal‘da yayınlanmıştır.


Görsel: Prix Nobel d’économie 2014

10 soruda GSYH’nın kısa ama şefkatli tarihi

Bu blogda daha önce yayınlanan “10 Soruda GSYH ile ilgili bilmek istedikleriniz!” başlıklı yazı, Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ile ilgili bazı temel soruları cevaplamaya çalışıyordu. Ne var ki, o yazıda cevaplanmayan önemli bir soru vardı: GSYH kavramı nasıl ortaya çıktı, nasıl uyduruldu ve bunun bizim için önemi ne? Bu yazıda bu sorulara cevap vereceğiz.

1. GSYH’nın “uydurulmuş” bir kavram olması ne demek?

Diane Coyle, GDP (GSYH) başlıklı kitabında,* GSYH’nın “uydurulmuş” bir kavram olduğunu söylüyor. Ama bunu söylerken kötü bir şey ima etmiyor. Söylediği şu: Her iktisadi kavram gibi GSYH da iktisatçıların tanım ve varsayımları ile şekilleniyor. Bu önemli, çünkü GSYH’yı nasıl tanımladığımız, GSYH’nın ne kadar büyük olacağını, dolayısıyla bir ülkenin ne kadar zengin ve gelişmiş görüneceğini de belirliyor.* Tahmin edebileceğiniz gibi, bu sebeple, GSYH’nın tanımı siyasetten de bağımsız değil. Siyasetçilerin amaçları, GSYH’nın şekillenmesinde (uydurulmasında) önemli bir rol oynamış.

2. GSYH ne zaman uydurulmuş?

GSYH, pek çoğumuzun sandığından daha yeni bir kavram. Daha önce milli gelir hesaplama girişimleri olduysa da bildiğimiz anlamıyla GSYH, 1930’larda ortaya çıkmaya başlamış. Bugün kullandığımız GSYH tanımı, tarihteki iki önemli olayın etkisinde ortaya çıkmış: 1930’lardaki Büyük Ekonomik Bunalım ve 2. Dünya Savaşı. GSYH’nın neden bugün kullandığımız şekilde tanımlandığını (uydurulduğunu) anlayabilmek için GSYH’nın tarihine bakmak gerekiyor.

3. Peki öyleyse, GSYH hesaplama ihtiyacı nasıl doğmuş?

Dediğim gibi, milli gelir hesaplama çalışmaları daha önce de yapılmış ama Büyük Bunalım’la birlikte milli geliri tutarlı bir biçimde ölçme ihtiyacı artmış. Ekonomik bunalımın etkisiyle, “Ekonomik çöküşün boyutu nedir?”, “Bunalımdan çıkmak için neler yapmak lazım?” gibi soruları cevaplamak önem kazanmış. Ekonominin toplam büyüklüğünü ve yapısını gösteren istatistiklere talep artmış.

4. Bugün tanımladığımız haliyle GSYH’yı kim bulmuş?

Tek bir isim vermek zor, çünkü GSYH kavramının gelişmesinde pek çok iktisatçının payı var. Kuramsal olarak ekonominin dengesini ölçme fikri, François Quesnay’ın Tableau Economique (Ekonomi Tablosu) adlı eserine (1758’e) kadar geri götürülebilir.* Bu fikrin uygulamaya konması ve üretimin planlanması için bir girdi-çıktı tablosu oluşturulması ise 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde V. G. Groman ve P. I. Popov’un katkılarıyla gerçekleştiriliyor.* Daha sonra 1930’larda İngiltere’de Colin Clark ve ABD’de de Simon Kuznets milli gelir muhasebesine ve GSYH hesaplamasına önemli katkılar yapmışlar. Bu iki isim arasında, Kuznets biraz daha öne çıkıyor. Kuznets, 1934’de Kongre’ye sunduğu raporda ABD’nin milli gelirini hesaplamış ve milli gelirin 1929 ile 1932 arasında neredeyse yarı yarıya azaldığını göstermiş.* Colin Clark’ın öğrencisi olan Richard Stone ise çift kayıtlı muhasebe sistemini milli gelir hesaplarıyla buluşturmasıyla ve milli gelir hesaplamasındaki uluslararası standartların hazırlanmasına yaptığı katkılar ile tanınıyor. Her ne kadar, GSYH’yı şu kişi bulmuştur diyemesek de Simon Kuznets ve Richard Stone’un isimlerini hatırlamakta fayda var. Çünkü bu isimler GSYH’nın bugünkü şekliyle hesaplanmasına önemli katkılar yapmışlar. Kuznets’in milli gelirin hesaplanmasına yaptığı katkılar için 1971’de,* Stone’nun ise milli hesaplar sistemine yaptığı katkılar için 1984’de* Nobel Ödülü aldığını da hatırlatayım.

Simon Kuznets’in GSYH’nın tarihi açısından ayrı bir önemi var. Çünkü Kuznets, milli gelirin ve GSYH’nın, refahı ölçmesi gerektiğini savunmuş. Ne var ki, 2. Dünya Savaşı sırasında iktisatçılar ve politikacılar, refahın değil, her türlü üretimin değerinin ölçülmesinin daha uygun olduğuna karar vermişler.

5. GSYH’nın neyi ölçmesi gerektiğine nasıl karar verilmiş?

Dünya Savaşı’ndan önce tanımlandığı şekliyle milli gelir veya GSYH, savaş harcamalarının, özel tüketimi azalttığını dolayısıyla da ekonomiyi küçülten bir etkiye sahip olduğunu varsayıyormuş. ABD’nin Avrupa’da savaşa dâhil olmasıyla birlikte, ülkenin kıt kaynakları savaş ihtiyaçlarının üretilmesi için kullanılmaya başlanmış. Yani sivillerin refahını arttırmak için kullanılabilecek kıt kaynaklar, askeri üretim için tahsis edilmiş. Bu gelişmelerle birlikte iki soru da önem kazanmış: (a) Savaş harcamaları nasıl karşılanacak? (b) Savaş harcamaları ekonomiye nasıl etki ediyor? Bu sorulara cevap verebilmek için savaş için yapılan üretimin ve savaş harcamalarının ölçülmesi gereği doğmuş. Tabii, milli gelirin veya GSYH’nın neyi ölçmesi gerektiği tartışmaları da hararetlenmiş.

Bu tartışmaların boyutu ve önemi, dönemin ABD Ticaret Bakanlığı Milli Gelir bölümü şefi Milton Gilbert’in 1942’de yayınladığı “Savaş Harcamaları ve Milli Üretim” başlıklı makalede kolaylıkla görülebilir. Gilbert, Pearl Harbor sonrası artan savaş harcamalarının, iktisadi faaliyetleri büyük bir ölçüde arttırdığını düşünüyormuş. Bu sebeple, bu harcamaların milli gelir hesabında dikkate alınmamasını eleştirmiş. Mealen demiş ki, “milli gelirin bu şekilde hesaplanması, iktisadi faaliyetlerin gerçek karakterini göstermez ve ekonomi politikasını uygun bir şekilde yönlendiremez.”* Bu katkısı nedeniyle, Milton Gilbert’i de GSYH’ya yön veren iktisatçılar listesine ekleyebiliriz.

6. Yani, savaş ekonomisi GSYH’ya son halini vermiş, öyle mi?

Öyle. 1942’de yayınlanan ABD Gayrı Safi Milli Hasıla (GSMH) istatistikleri savunma ve savaş harcamalarını içerecek şekilde hazırlanmış. Simon Kuznets milli gelirin bu şekilde hesaplanmasına itiraz etmiş ve bu yaklaşımı eleştirmiş. Ne var ki, tartışmada kaybeden taraf Kuznets olmuş. Özetle GSYH, refahı arttırıp arttırmadığına bakılmadan, tüm üretim faaliyetlerini ölçen bir kavram olarak yerleşmiş.*

7. Peki ya Kuznets kazansaydı?

Eğer tartışmayı Kuznets kazansaydı, belki de bugün siyasetçiler miting konuşmalarında, TOKİ konutlarını, duble yolları veya kamunun harcadığı “katrilyonları” falan değil, insanların refahını, mutluluğunu ve özgürlüğünü konuşuyor olacaktı! 2023’te en büyük ilk on ekonomiden biri olmak, savaş gemisi yapmak, milli tank üretmek, savunma sanayini geliştirmek ve çılgınca projeleri hayata geçirmek gibi hedeflerimizi bir de bu bağlamda değerlendirmekte fayda var.

8. Siyaset ve savaş GSYH tanımını, GSYH tanımı da ekonomi politikalarını şekillendirmiş, öyle mi?

Biraz öyle. Diane Coyle’ya göre, Kuznets’in bu tartışmayı kaybetmesi, GSYH hesaplamaları için bir dönüm noktası olduğu kadar, ekonomi politikaları açısından da bir dönüm noktası olarak kabul edilmeli.* Eğer kamu harcamaları GSMH ve GSYH hesaplamalarına bu şekilde girmeseymiş, kamu harcamalarıyla iktisadi büyüme sağlanabileceği fikri de hızlı bir şekilde gelişmeyebilirdi. GSYH’nın tanımı, kamunun ekonomide oynayacağı rolün büyük ölçüde belirlenmesine sebep olmuş. Bugün ekonomiyle ilgili raporlarda “büyümenin ana kaynağı kamu harcamaları oldu” diye bir şey okuduğumuzda bunu yadırgamıyoruz. Ama aslında GSYH’nın tarihini hatırlayıp, kamu harcamalarının refah arttıran bir büyümeye yol açıp açmadığı sorusunu aklımızda tutmamızda fayda var. Tabii gelir dağılımını bozan veya refahı azaltan kamu harcamalarıyla ve politikalarıyla “büyümek” istemiyorsak.

9. Her şey iyi güzel de bütün iktisat kavramları “uydurulmuş” değil mi?

Evet. GSYH da bütün diğer iktisat kavramları gibi iktisatçıların tanımladığı ve uydurduğu bir şey. Ancak, politikacılar GSYH’yı fetiş seviyesinde sevdikleri için, bu kavramın kapsamı, sınırları ve eksiklikleri pek çok diğer kavramınkinden daha önemli. “Uydurduğumuz” GSYH kavramı, ekonomi politikalarını ve dolayısıyla da günlük hayatımızı derinden etkiliyor. Gündemdeki faiz tartışmalarını düşünün. Amacımız ne olmalı? Kısa dönemde GSYH’yı arttırmak mı, yoksa uzun dönemde refahımızı arttıracak istikrarlı bir kalkınma sağlamak mı? Faizlerle oynayarak kısa dönemde GSYH’yı arttırmak isteyen siyasetçileri destekleyip desteklemeyeceğinize kadar vermeden önce, bu politika tercihinin refahınızı nasıl etkileyeceğini bilmek istemez miydiniz? Ekonomi dünyası, 2. Dünya Savaşı sırasında şekillenen bir kavram olan GSYH’ya bu kadar odaklanmış olmasaydı, belki de ekonomi politikalarının refah etkilerini daha fazla tartışıyor olurduk. Her şeye rağmen, en azından “uydurduğumuz” bu kavramın sınırlarını ve eksikliklerini bilerek hareket edebiliriz. GSYH bir amaç değil, bir gösterge. Neyi gösterdiğini bilirsek, “uydurulmuş” olmasının fazla bir önemi kalmaz.

10. Bu konuda daha çok okumak isteyenler için bir önerin var mı?

GSYH ile ilgili bu temel soruların cevaplarını vatandaşlık bilgisi kapsamında değerlendirmemiz gerekiyor, çünkü GSYH hayatımızı etkileyen ekonomi politikalarına yön veren bir kavram. Bugüne kadar GSYH ile ilgili sayısız kitap, rapor ve teknik doküman yayınlandı. Ancak, bu yayınlardaki teknik detaylar iktisatçı olmayanların konuya ilgisiz kalmasına neden oluyordu. Üstelik, bu yayınların neredeyse tamamı çok sıkıcıydı. İşi gereği GSYH ile uğraşmayanların, zaman ayırıp da okuyacağı şeyler değildi. Princeton Üniversitesi, 2014 başında yayınladığı bir kitapla bu durumu değiştirdi. Artık, hemen herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir GSYH kitabı var: GDP: A Brief But Affectionate History (GSYH’nin kısa ama şefkatli tarihi).* Kitabın yazarı, Diane Coyle. Ben de bu yazıyı yazarken büyük ölçüde Diane Coyle’nin kitabından faydalandım. Hararetle tavsiye ederim.

Eğer okumadıysanız, daha önce yayınlanan “10 Soruda GSYH ile ilgili bilmek istedikleriniz!” başlıklı yazıyı da okuyabilirsiniz.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Not: Bu yazı daha önce Wall Street Journal Türkiye’de yayınlanmıştır.

Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!

Evdeki iktisat kitaplarından hangilerini yakayım diye düşünerek kütüphanemi tararken, Fransız iktisatçı Frédéric Bastiat’ın 1848’de yayınlanan Görünen ve Görünmeyen başlıklı yazısını buldum. Bakın, Bastiat yazının hemen girişinde ne diyor: Ekonomi alanında, bir eylemin, tek bir etkisi yoktur, bir dizi etkisi vardır. İlk etki hemen görünen sonuçtur. İlk bakışta görünmeyen diğer etkiler ise zamanla kendini gösterir. Eğer ilk etki güzel bir sonuç ortaya çıkarıyorsa, kötü iktisatçılar, daha sonra ortaya çıkabilecek büyük zararları göz ardı ederek bu küçük olumlu sonucun peşine düşer. İyi iktisatçılar ise, görünmeyen etkileri de dikkate almaya gayret eder; kısa dönemli çıkarların yerine uzun dönemli çıkarları hedeflerler. Özetle diyor ki, ekonominin karmaşık bir sistem olduğunu unutmayın, politika önerecekseniz ilk bakışta göremediğiniz pek çok ekti mekanizması olabileceğini göz ardı etmeyin.

“Camı indirelim, ekonomiyi canlandıralım”

Bastiat, bunu anlatabilmek için, kırılan bir camının hikâyesini anlatıyor. Soru şu: Diyelim ki top oynayan çocuklar bir esnafın pencere camını kırdı, bunun ekonomi için iyi bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? İlk akla gelen cevap şu: Esnafın camı kırılınca, bunu yaptırmak camcıya para verecek. Camcının geliri artacak ve böylece eline geçen parayı, başka şeyler almak için, hatta belki de işini büyütmek için kullanacak. Camcının harcadığı para da başka esnafa gidecek ve bu zincir sayesinde ekonomi canlanacak. Yani, evet esnafın camı es kaza kırılırsa ekonomi canlanır. Eğer bu doğruysa, cam kırılınca ekonomi canlanıyorsa, bunu gören aklı evvel biri – mesela bir okul müdürü – çıkıp, ekonomiyi canlandırmak için bir tim oluşturmayı ve esnafın camını çerçevesini indirmeyi önerebilir.

Ama durun, acele etmeyin. Bastiat diyor ki, camcının işlerinin iyileşmesi ancak ilk akla gelen görünen etki olabilir. Camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım demeden önce, ekonomideki diğer etkileri de dikkate almamız lazım. Gelin düşünelim: Esnafın camı kırılmasaydı, camı tamir ettirmek için harcayacağı parayı başka bir şey için harcayacaktı. Belki bir çift ayakkabı alacaktı. Cam kırıldığı için ayakkabı için ayırdığı parayı camcıya vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla, camcının geliri arttı ama ayakkabıcı da elde edeceği gelirden oldu. Camın kırılması, camcı cephesinde canlanma yaratırken, ayakkabıcı cephesinde durgunluğa sebep oldu. Üstelik esnaf camı tamir ettirerek sadece olanı yerine koydu, refahında bir değişiklik olmadı. Hâlbuki camı kırılmasaydı, yeni bir ayakkabı alacaktı. Belki de daha huzurlu ve mutlu bir esnaf olacak ve müşterilere daha iyi hizmet verecekti. Belki de o ayakkabıyı alsaydı, ekonominin canlanmasına camcıdan daha büyük bir katkı yapacaktı. Camı kırılınca, bu katkıyı da yapamadı… Özetle, camların kırılması ekonomik canlanmaya neden olmayabilir, hatta ekonomiye zarar bile verebilir.

Eğer Bastiat’ı dinlemeyip, sadece ilk görünen etkiyi dikkate alsaydık, “haydi camları kıralım, ekonomiyi canlandıralım” diyecek; esnafın camını çerçevesini indirmeye kalkacaktık. İyi ki Bastiat’ı dinledik de böyle bir şey yapmadık! Demek ki bu Bastiat, esnaf dostu güzel bir insan. Onu dinlemekte fayda var.

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!”

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisi de şüpheli bir şekilde “camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisine benziyor. Bu sebeple Bastiat’ı dinleyip, faiz indiriminin ilk bakışta görünmeyen diğer etkilerini de düşünmemizde fayda olabilir.

Tıpkı cam kırmanın ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi olduğu gibi, düşük faizlerin de ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi var. Ama bu ilk akla gelen, görünen etki. Faizleri indirmenin, bunun dışında başka etkileri de olabilir. Mesela, düşük faiz, fiyatları etkileyebilir ve enflasyonist bir baskı oluşturabilir. Enflasyon ise büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Bunu dikkate almamız lazım.

Biliyorum aranızda, faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu düşünenler var. Eğer böyle düşünüyorsanız, siz de düşük faizin ilk bakışta görünmeyen başka etkileri olup olmadığını düşünmeye çalışın. Mesela, faiz indirimi, yabancı sermayeyi etkileyebilir mi? Evet. Düşük faizler nedeniyle gerçekleşebilecek bir sermaye çıkışı, büyüme hevesimizi kursağımızda bırakabilir. Buna ek olarak, tasarrufların yetersiz olduğu bir ekonomide, düşük faizin, yerli girişimcilerin yurt dışından borçlanma imkânlarını nasıl etkileyeceğini düşünebilirsiniz. Bunu dikkate almak lazım, çünkü almazsak yatırımları arttırayım derken azalmasına neden olabiliriz. Başka? Faiz (ve enflasyon) döviz kurları üzerinde de etkili olabilir. Düşük faiz politikasıyla paramızın değer kaybetmesine neden olursak, yatırım yapacakların yurt dışından satın alacakları girdileri almaları güçleşebilir. Dolayısıyla, yatırım yapmanın maliyeti artabilir. Bu da iktisadi büyüme hedefine ulaşmamızı güçleştirebilir.

Yani, faizi indirelim ekonomiyi canlandıralım derken, tıpkı camları indirelim ekonomiyi canlandıralım diyenler gibi bir tuzağa düşüyor olabiliriz. Her iki durumda da indirme eyleminin birden fazla etki kanalı var. Bastiat, bu etki kanallarını dikkate almadan ekonomi hakkında konuşmamak gerektiğini salık veriyor.

Yapısal Reformlar Falan

Bastiat’ı dinlediğimizde anlıyoruz ki, bu faiz politikası işi, ilk göründüğü kadar kolay bir iş değil. Hem zaten amaç iktisadi büyüme ise, bunu neden düşük faizle gerçekleştirmeye çalışıyoruz ki? İktisadi büyümeyi sağlamanın daha iyi yolları olabilir. Mesela, üretkenliği arttırmaya ne dersiniz? Teknoloji, yenilik, eğitim reformları nasıl olur? Peki ya Daron Acemoğlu’nun önerisini dinleyip, kapsayıcı kurumları geliştirmeye ne dersiniz? Özetle, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, demokrasi… Durun bir dakika lütfen. Şimdi fark ettim, bir algı operasyonuna kurban gittim. Esnafın camından her nasılsa hukukun üstünlüğüne geldim. Galiba beynim hacklendi. PC çöktü.

Bu Bastiat denen adam kim? Amacı ve maksadı belli bir Fransız iktisatçı. Çıkmış bize “diğer etkileri dikkate aldınız mı?” diye ahkâm kesiyor. Sen nereden bileceksin! 1800’lerde yaşamış insansın. Modern ekonomiyi anlama noktasında zayıf olduğun açık. Benim esnafım, benim yatırımcım ucuz kredi istiyor. Niye istiyor? Yatırım yapacak! Bunun için de faizlerin düşmesi lazım. Sen işine bak! Ha esnafın camının çerçevesinin kırılma noktasında gereken en sert tedbirleri de alırız. O konuda için çok rahat olsun.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Ek okumalar:

Yazıda bahsi geçen metin:

Tim Harford, The Undercover Economist Strikes Back başlıklı kitabında Bastiat’ın örneğini güzel bir şekilde anlatıyor. Harford’un kitabını makroekonomiyle ilgilenen herkese öneririm.

  • Harford, Tim (2014). The Undercover Economist Strikes Back: how to run – or ruin – an economy. New York: Riverhead Books.

Bu yazı daha önce 24/02/2015 tarihinde Açık Ekonomi’de yayınlanmıştır.


Görsel: https://flic.kr/p/jT1Kn

10 soruda GSYH ile ilgili bilmek istedikleriniz!

2023 hedeflerinden biri, Türkiye’yi dünyanın en büyük Gayrı Safi Yurtiçi Hasılasına (GSYH’sına) sahip ilk on ekonomiden biri haline getirmek. Siyasetçiler ve iktisatçılar bize GSYH’nın artmasının iyi bir şey olduğunu söylüyor. Gazeteler hemen her gün GSYH’den ve GSYH’nin büyümesinden bahsediyor. Peki, nedir bu GSYH? Neyi ölçer?

1. GSYH nedir?

Gayrisafi Yurtiçi Hasıla, belirli bir dönem (mesela, 1 yıl) içinde, yurt içinde üretilmiş nihai mal ve hizmetlerin piyasa değeridir. Örneğin, Türkiye’nin GSYH’sı, Türkiye’de bir yıl içinde üretilen tüm mal ve hizmetlerin piyasa değerini ifade eder. Ya da bir yıl içinde Türkiye’de üretilen mal ve hizmetlere yapılan harcamaların, yani tüketim, yatırım ve kamu harcamalarının toplamı olarak düşünülebilir. Gayrisafi denilmesinin nedeni, aşınmayı ve eskimeyi dikkate almamasıdır. GSYH genellikle bir ülkenin toplam gelirinin bir ölçütü olarak kullanılır.

2. GSYH her üretimi, her iktisadi faaliyeti ölçer mi?

GSYH, her üretimi, her iktisadi faaliyeti ölçmez. Örneğin, evde kendi başınıza yaptığınız ve tükettiğiniz şeyler (yemek, temizlik vb.) GSYH’de dikkate alınmaz. Gönüllü olarak verilen, bakım hizmetleri gibi hizmetler de GSYH hesabında dikkate alınmaz. Akdeniz’deki balık sayısının artması, zıpkınla avlayıp eve götürdüğünüz balık sayısını arttırabilir ama bu GSYH hesaplamasında dikkate alınmaz. Dolayısıyla, Türkiye’nin milli gelirini arttırmaz. Öte yandan, balık çiftliklerindeki balık sayısı artınca, bu GSYH hesaplanırken dikkate alınır ve milli geliri arttırır (ESA2010*, 3.07).

3. GSYH, bedelsiz sağlanan, piyasada satılmayan şeyleri içerir mi?

Evet. Her ne kadar sizin evde yemek veya temizlik yapmanız dikkate alınmasa da piyasada satılmayan veya para karşılığı sunulmayan bazı ürün ve hizmetler GSYH’nın hesaplanmasında dikkate alınır. Örneğin, çiftçilerin kendi tüketimleri için yaptıkları üretim veya imece usulü yapılan inşaatlar dikkate alınır. Kamu kurumlarının bedelsiz sağladığı kamu hizmetleri de GSYH kapsamına girer. Bunlar için bir piyasa fiyatı oluşmadığı için, hesaplama maliyetler üzerinden yapılır (SNA2008*, 2.59, 6.130). Örneğin, kamu eğitim hizmeti, eğitim faaliyetlerinin maliyeti dikkate alınarak GSYH’ya eklenir. Yani GSYH hesaplanırken her şeyin değeri piyasa fiyatlarıyla hesaplanmaz. Piyasa için üretim yapmayan pek çok dernek, vakıf, kulübün bedelsiz olarak sağladığı hizmetlerin değeri GSYH hesaplamasında yerini bulur.

4. Uyuşturucu üretimi, kaçakçılık gibi yasal olmayan faaliyetlerin artması milli geliri arttırır mı?

Şaşıracaksınız ama evet! GSYH hesaplanırken, üretilen şeyin yasal bir şekilde üretilip üretilmediğine bakılmaz. Dolayısıyla, yasal olmayan iktisadi faaliyetler GSYH hesaplamasında dikkate alınır. Uyuşturucu üretimi, kumar ve fuhuş gibi yasa dışı faaliyetler ve yasalara uygun olmayan şekilde üretilen ürünler ve hizmetler arttığında (diğer şeyler aynıyken) GSYH de artar (SNA2008*, 3.96, 6.39, 6.42, 19.35, 25.25, 25.31; ESA2010*, 3.8, 11.26; TÜİK2012*, 1.1.4).

Benzer bir şekilde (diğer şeyler aynıyken) kayıt dışı ekonominin büyümesi de GSYH’yi arttırır. GSYH hesaplanırken, tıpkı yasa dışı iktisadi faaliyetler gibi, kayıt dışı iktisadi faaliyetler de dikkate alınır. Daha doğrusu kayıt dışı mal ve hizmet üretiminin boyutu tahmin edilmeye çalışılır (SNA2008*, 25. Bölüm, TÜİK2012*, 1.1.4).

5. GSYH’yı hesaplamak zor ve karmaşık bir iş midir?

Evet, hem de çok! GSYH’yı hesaplayabilmek için neyin ne kadar üretildiğini tespit etmek ve hangi malın/hizmetin kaç liradan satıldığını belirlemek gerekir. Piyasa dışı üreticilerin ürünleri içinse maliyetleri hesaplamak gerekir. Bunlar yapılırken, her malın üretiminde kullanılan ara malların değerinin de hesaplanmasına ihtiyaç vardır. Hizmetlerin değerinin ölçülmesi ise hizmetlerin tanımlanmasındaki ve ölçülmesindeki zorluklar nedeniyle apayrı bir derttir.

GSYH’nın hesaplanmasındaki zorluklar nedeniyle, TÜİK gibi istatistik kuruluşları, karmaşık hesaplama yöntemleri kullanır. Tüm iktisadi faaliyetleri ölçmek imkânsız olduğu için verilerin bulunamadığı veya eksik olduğu yerlerde de tahminler yapılır. Anketler, sayımlar yapılır, idari kayıtlar incelenir, mal akımları takip edilir, farklı kaynaklardan gelen veriler hataları ayıklamak için karşılaştırılır, dolaylı yöntemler kullanılarak kayıt dışı faaliyetlerin izi sürülür… Özetle, GSYH, ancak meşakkatli bir sürecin sonunda hesaplanabilir.

TÜİK, GSYH hesaplamasını yaparken Birleşmiş Milletler’in Ulusal Hesaplar Sistemi’nin (SNA) sınıflamasını kullanıyor. İstatistikleri Avrupa Hesaplar Sistemi’ne (ESA95) uygun olarak hazırlıyor. Bunlar ülkelerin verilerinin karşılaşStırılabilir olması için kullanılan standartlar. GSYH hesaplama işinin ne kadar detaylı, kapsamlı ve karmaşık bir iş olduğunu anlamak için BM’in Ulusal Hesaplar Sistemi’ne (SNA2008’e) bakmak yeterli.* 772 sayfalık bir dokümandan bahsediyorum! Son Avrupa Hesaplar Sistemi belgesi (ESA2010) ise 688 sayfa!* Hesaplamaların nasıl yapıldığı ile ilgili özet bir doküman arıyorsanız, 2012 yılında TÜİK’in yayınladığı “Üretim ve Harcama Yöntemi ile GSYH tahminler: Kavram, Yöntem ve Kaynaklar”* başlıklı 91 sayfalık belgeye bakabilirsiniz. Bu belgeleri incelediğinizde göreceğiniz şey şu: GSYH hesaplamak oldukça karmaşık bir iştir.

6. GSYH’yi ölçmekte kullanılan yöntem sonuçlara ne kadar etki ediyor?

Çok! Belki hatırlarsınız, Nijerya yakın bir zaman önce bir gecede Afrika’nın en büyük ekonomisi haline geldi. 1990’lardan beri uyguladığı GSYH hesaplama yöntemini bir kenara bıraktı ve hesaplamayı yeni bir yöntemle yaparak bir gecede GSYH’sını %75 arttırdı.* Benzer bir şekilde, 2008 yılında TÜİK’in yöntem değişikliği ile Türkiye’nin GSYH’sı bir gecede %37 artmıştı.* 2010’da da kişi başına gelirimiz (yine bir yöntem değişikliği ile) bir gecede 2 bin 354 dolar artmıştı.* Özetle, GSYH’nın tanımı, yapılan varsayımlar ve hesaplama yöntemi, GSYH’nın büyüklüğüne büyük ölçüde etki ediyor.

7. GSYH’yi hesaplama yöntemi neden değiştiriliyor?

Hesaplama yöntemini değiştirerek GSYH’nın ve milli geliri arttırmanın bir göz boyama hatta bir üçkâğıt olduğunu düşünebilirsiniz. Ama değil. Ekonomilerin yapısı değiştikçe, hesaplama yöntemlerini, tanımları ve varsayımları değiştirmek de bir zorunluluk haline geliyor. Örneğin, hizmetler sektörünün önemi gittikçe artıyor. Yeni teknolojiler ortaya çıktıkça, üretim ve iş yapma biçimleri değişiyor. Daha önce ölçülmeyen pek çok iktisadi faaliyet kolu ortaya çıkıyor. GSYH hesaplama yöntemi de bu gelişmelere paralel olarak değiştiriliyor ve güncelleniyor. Örneğin, araştırma geliştirme (Ar-Ge) harcamaları eski hesaplama sisteminde yatırım harcaması olarak dikkate alınmıyordu ama Avrupa Hesaplar Sistemi Ar-Ge’yi bir yatırım kalemi olarak alacak şekilde güncellendi (ESA2010). Bu değişikliğin Avrupa Birliği, GSYH’sını %2 oranında arttırması bekleniyor.* Diğer ülkeler gibi Türkiye de gelecek dönemlerde bu yeni yöntemi kullanacak.

Ne var ki, GSYH hesaplama yöntemi çoğu zaman modern ekonomilerdeki hızlı değişimin gerisinde kalıyor. Bugün dijital teknolojilerin ve finansal küreselleşmenin etkilerinin GSYH hesaplarına tam olarak yansıtılabildiği söylenemez.*

8. Yani GSYH, her şeyi ölçmediği gibi, ölçülen şeyleri de tam olarak ölçmez. Öyle mi?

Aynen. Tüm bu çabalara rağmen, bir ülkenin GSYH’sı, o ülkenin belirli bir dönem içindeki mal ve hizmet üretimi ile ilgili sayısız tahmin ve ölçümün bir araya getirilmesiyle oluşur. Çoğu zaman veriler eksik ve tutarsızdır. Her üretim kalemini GSYH’ye yansıtmak zordur. GSYH içinde yer alan, yasa dışı ve kayıt dışı üretimi ölçmek zaten zordur. Üstelik, GSYH hesaplaması tüm üretken iktisadi faaliyetleri yansıtamaz. Bu sebeple, GSYH hesaplamaları kesinlik iddiası taşımaz.

9. GSYH’yı bir refah ölçütü olarak kabul edebilir miyiz?

Bize sık sık şu söyleniyor: “GSYH artınca refah da artar, insanlar daha mutlu olur, daha iyi bir yaşama sahip olurlar”. Ancak, GSYH bir refah ölçütü değildir. Bir ülkenin toplam gelirinin artmasının o ülkede yaşayanların refahını arttırması şart değildir. GSYH hesaplanırken, refahı arttırıp arttırmadığına bakmadan, tüm üretim faaliyetleri ölçülür. İnsanların refahlarını veya yaşam standartlarını azaltan bazı üretim faaliyetleri de GSYH’nın artmasına neden olabilir. Örneğin, GSYH hesaplanırken, çevreyi kirleten bir fabrikanın veya doğal hayatı yok eden bir havalimanı inşaatının, insanların refahını ne ölçüde azalttığı dikkate alınmaz. Benzer bir şekilde, savaş harcamaları, üretilen tabancalar, tüfekler ve kruvazörler, GSYH’yı arttırır ama GSYH hesaplanırken, bu üretim faaliyetlerinin vatandaşların refahını ne kadar azalttığı ölçülmez. İnsanların kötü koşullarda çalışıyor olması veya boş zamanlarının olmaması gibi refah azaltıcı unsurlar da GSYH hesaplarında gözükmez. GSYH, toplam geliri ölçtüğü için, gelir dağılımı ile ilgili bilgi vermez. Bir ülkenin toplam geliri artarken, gelir dağılımı bozulabilir ve bazı insanlar zenginleşirken diğerlerinin geliri ve refahı azalabilir. GSYH bunları dikkate almaz, sadece toplam üretimin veya gelirin artıp artmadığına bakar. Bu sebeplerle, GSYH bir refah veya bir mutluluk ölçütü değildir.

GSYH kavramı ortaya çıkarken, neyin hesaplanması gerektiği ile ilgili tartışmalar olmuş. Sadece ürünler/hizmetler veya çıktı mı ölçülecek, yoksa insanların refahını arttıran şeyler mi ölçülecek? O dönemin önemli iktisatçılardan biri olan Simon Kuznets, refahın ölçülmesi gerektiğini düşünüyormuş ama sonunda iktisatçılar, üretimin ölçülmesi gerektiğine kanaat getirmişler. Bu önemli tercih ve seçim sonucunda, vatandaşların refahını azaltanlar da dâhil olmak üzere bütün ürün ve hizmetlerin değeri GSYH hesabına katılmış. Bu yol ayrımının sonucu, BM’in Ulusal Hesaplar Sistemi’ni anlatan SNA 2008 belgesinde de açıkça görülebilir. SNA2008, mealen şöyle diyor: GSYH genel olarak bir refah ölçütü olarak kabul edilse de SNA böyle olduğuna dair bir iddiaya sahip değildir, aksine SNA pek çok yerde GSYH’nın bu şekilde yorumlanamayacağını söyler (SNA2008*, 1.75).

10. Refahımı artırmayan, eksik ve kesin olmayan bir ölçütü neden önemsemeliyim?

Tüm eksikliklerine rağmen GSYH, bir ülkedeki iktisadi faaliyetin boyutlarını görebilmek için sahip olduğumuz en iyi ölçütlerden biridir. Ekonominin nasıl işlediğini anlamak için GSYH’yı ve bununla ilişkili üretim ve gelir göstergelerini takip etmek gerekiyor. Ancak bunu yaparken GSYH’nın sınırlarını ve eksikliklerini de akılda tutmak lazım. GSYH’yı, hem geliri, hem refahı, hem de kalkınmayı ölçmek için kullanamayız. Bu sebeple, ekonomi politikalarının ve tartışmalarının sadece GSYH’ye odaklanması da faydalı bir şey değil. GSYH’nın artmasının tam olarak ne anlama geldiğini anlamak için diğer göstergelere de bakmamız gerekiyor. Yani GSYH’yı, kişi başına gelir, gelir dağılımı ve kalkınma ile ilgili diğer göstergelerle birlikte değerlendirmek gerekiyor.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Bu yazı 19.08.2014 tarihinde The Wall Street Journal Türkiyede yayınlanmıştır.

Şart midur?

Dani Rodrik’in kitabını anlatacağım ama önce Kaçkarlar’daki rehberi anlatmam lazım.

Kaçkarlar’daki Rehber

Üniversite yıllarında bir tura katılıp Kaçkarlar’a gitmiştim. Kamp yapacağım, dağlarda takılacağım… Gençlik işte! Her neyse, yaylaya çıktıktan sonra bize bir rehber verdiler. Düştük yollara. Rehber yürüdükçe yürüyor. Ben ise onca yoldan gelmişim, yorgunum. Bir an önce kamp kurup, biraz dinlenmek istiyorum.

Baktım rehberin durmaya niyeti yok, sordum: “Artık şuralarda bir yerde kamp yapsak mı?”

Rehber: “Şart midur?”

Düşündüm. Eh biraz daha yürüyecek enerjim var. Hem muhtemelen kamp için daha uygun bir yer bulabiliriz. Burada kamp yapabileceğimiz gibi başka bir yerde de yapabiliriz. Burası olmazsa, şurası olur. Dolayısıyla illa o noktada kesinlikle kamp kurmamız, şart midur? Değildur!

Yürümeye devam ettik. Artık iyice yorulmaya başlayınca bir daha sordum:

– “Artık durup, çadırları kursak mı?”
– “Şart midur?”

Düşündüm. Şart değildur! Yani biraz daha yürüyebilirim; hem belki daha güzel bir yerde kamp kurabiliriz… Dolayısıyla, illa ki tam o noktada kamp kurmamız şart değildur!

Bütün Kaçkarlar maceram böyle geçti. Yaylaya iniyoruz, “Burada yemek yesek mi?” diye soruyorum, cevap aynı: “Şart midur?” Düşünüyorum, gerçekten de değildur! Başka güzel yerler de var. Burada değil, şurada da yiyebiliriz…  “Şurada oturup su içsek?” “Şart midur?” “Değildur!” İlla ki oturmamız gerek yok, yürürken de içebiliriz…

Şart midur? Değildur! Şart midur? Değildur!

Kaçkarlar’daki rehber, bana önemli bir şey öğretti: Eğer dikkatlice düşünürsek, pek çok şey şart değildur!

Ekonomide hemen hemen hiçbir şey şart değildur!

Ekonomi derslerinde, özellikle de iktisadi büyüme ile ilgili derslerde, öğrencilere Kaçkarlar’daki rehberin hikâyesini anlatıyorum. Diyorum ki, bu dersten hiçbir şey öğrenmeseniz bile bunu unutmayın: Ekonomide hemen hemen hiçbir şey şart değildur!

Tasarrufları arttırınca, yatırımlar artar ve böylece iktisadi büyüme gerçekleşir diye düşünüyor olabilirsiniz. Peki bu şart midur? Değildur! Evet, tasarruf ve yatırım önemlidir ama sadece yatırımla bir yere kadar büyüyebilirsiniz. Üretkenliği arttırmadığınız takdirde, olduğunuz yerde debelenip durmanız gayet olasıdır.

Faizleri düşürünce yatırım artar mı? Şart değildur, çünkü yatırım davranışının tek belirleyicisi faiz değildir.

Eğitim her zaman iktisadi büyümeye yol açar mı? Şart değildur, çünkü eğitimin büyümeye katkı yapabilmesi için pek çok başka şeyin de yerli yerinde olması gerekir.

Ticaretin serbestleşmesi herkesin refahını arttırır mı? Şart değildur! Serbest ticaret çoğu zaman kazananlar ve kaybedenler yaratır. Ticaretin ülke ekonomisini nasıl etkileyeceği, pek çok başka koşula da bağlıdır…

Özetle, söz konusu ekonomi olduğunda hemen hemen hiçbir şey sart değildur. Peki neden? İşte Dani Rodrik, Economics Rules başlıklı son kitabında bu sorunun cevabını çok güzel veriyor.

İktisadın Doğası

İktisat, politikalar aracılığıyla, hayatın her alanına etki eden bir bilim olduğu için, iktisatçıların da, politikacıların da, vatandaşların da, iktisadın ne işe yaradığı ve nasıl işlediği konusunda biraz düşünmesinde fayda var. İktisat bir bilim midir? İktisatçıların her dediğini doğru kabul etmeli miyiz? Onlara güvenebilir miyiz? İktisat politikası önerilerini nasıl değerlendirmeliyiz? Bu soruları sormamız ve tartışmamız gerekiyor.

Ancak, bir sorun var. Bu soruların yanıtları ve iktisadın doğası ile ilgili sayısız farklı görüş var. Bazıları iktisadın fizik gibi kesin bir bilim olduğunu söylerken, diğerleri bu yaklaşımı eleştiriyor ve iktisattaki soyut modellerin, doğası gereği karmaşık olan ekonomilerde olup biteni (gerçekliği) açıklayamadığını söylüyor. Yani bazıları “iktisatçılara güvenin” derken, diğerleri “aman dikkat, bu iktisatçılar neden bahsettiklerini bilmiyor” diyor.

Biliyorsunuz, 2008 krizi sonrasında iktisatla ilgili eleştiriler ayyuka çıktı. Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman bile iktisatçıların matematiksel modellerin güzelliğine kanıp gerçekliği unuttuğunu söyledi. Eleştirel iktisatçılar ve diğer sosyal bilimciler buna benzer eleştirileri uzun zamandır dile getiriyordu. İktisat modellerinin gerçeğe uygun olmayan varsayımlar yaptığını ve bu sebeple açıklama ve öngörü yapmada başarısız olduğunu söylüyorlardı. Hala da söylüyorlar.

Tabii iktisada yapılan eleştiriler bununla da sınırlı kalmıyor. İktisatçıların serbest piyasa ideoloğu olduğu ve diğer sosyal bilimleri yok saydığı da sıklıkla dile getirilen eleştiriler arasında. Özetle, iktisadın doğası ve iktisat modellerinin açıklama gücü ile ilgili büyük bir kafa karışıklığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kime inanmalıyız? Bize iktisadın hemen her şeyi açıklayabilecek kadar güçlü bir bilim olduğunu söyleyenlere mi, yoksa iktisadı eleştirenlere mi?

Economics Rules

Dani Rodrik, Economics Rules’da iktisatla ilgili bu kafa karışıklığını gidermeye çalışıyor. Kitap, bir taraftan iktisada yapılan eleştirilerin bazılarının yersiz olduğunu iddia ederken, diğer taraftan da iktisatçıları eleştiriyor. Mesela, bir taraftan iktisat modellerinin soyut olmasının, gerçekliğe uygun olmayan varsayımlar içermesinin ve karmaşık iktisadi gerçekliği basitleştirerek ele almasının eleştirilecek bir şey olmadığını söylerken; diğer taraftan da iktisatçıların, özellikle de iktisat politikası tasarlayanların, sık sık iktisat modellerini yanlış bir şekilde kullandıklarını söylüyor.

Rodrik’e göre iktisadın güzelliği ve gücü, iktisat modellerinin çeşitliğinden geliyor. Her model bize belirli koşullar altında ne sonuçlar ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Burası önemli! Farklı modeller, farklı varsayımlar yaptığı ve dolayısıyla da farklı koşullar altında geçerli olduğu için, bir modelin sonuçlarının her durumda geçerli olduğunu söylemek zor. Dolayısıyla, Rodrik, iktisatta herhangi bir sorunun doğru cevabının “duruma bağlı” olduğunu söylüyor.

İktisattaki soruların doğru yanıtı duruma bağlıysa, o zaman iktisat modellerinin sonuçlarını da dikkatli bir şekilde yorumlamak gerekiyor. Örneğin, bir model bize serbest ticaretin herkes için iyi olduğunu söylüyorsa, bunu belirli varsayımlar yaparak söylediğini hatırlamamız gerekiyor.

Yani model, belirli koşullar altında serbest ticaret herkes için iyidir diyor; ancak başka koşullar geçerli olduğunda serbest ticaretin herkes için faydalı olup olmayacağını bize söylemiyor. Dolayısıyla, bu modelden yola çıkıp politika önerisi üretirken, modelin bir gerçeklik testinden geçirilmesi gerekiyor. Eğer bu model gerçeklik testini geçmiyorsa, duruma uygun başka modelleri dikkate almak icap ediyor. Rodik’in iktisat modellerinin çeşitliğini iktisadın zenginliği olarak görmesinin nedeni de bu. Farklı koşullarda ne olacağını gösteren pek çok model var. Doğru modeli seçmek ise bir zanaat; bilgi ve deneyim gerektiriyor.

Dani Rodrik’e göre iktisatta yapılan en büyük hatalardan biri, iktisat modellerinin çeşitliliğini ve modellerin sonuçlarının duruma bağlı olduğunu unutmak. İktisadı eleştirenler de, bir modelden yola çıkıp genel geçer iddialarda bulunanlar da bu hataya düşüyor.

Özetle Rodrik, diyor ki, iktisatta hemen hemen hiçbir şey şart değildur!

Peki neden şart değildur?

Rodrik’in argümanını kabaca şöyle özetleyebiliriz: Ekonomi oldukça karmaşık bir sistemdir. Ancak iktisat modelleri bu karmaşık sistemin tamamını resmetmeye çalışmaz. Her model, bu karmaşayı belirli ölçülerde basitleştirir. Ayrıca, farklı modeller, farklı koşullara ve nedensel faktörlere odaklanarak, farklı durumları inceler.

İktisada giriş derslerinde pek anlatılmasa da iktisat teorisi, neden hemen hemen hiçbir şeyin şart olmadığını gösteren sayısız modelle doludur. Her model belirli koşullarda ne olacağını gösterir ve koşullara bağlı olarak modellerin sonucu da değişebilir. Bu modellerin tamamına baktığımızda, ekonomide olup bitenlerin sayısız faktörün birbiriyle etkileşiminin sonucu olduğunu görürüz. Dahası bu faktörlerin hangilerinin etkin veya baskın olduğu koşuldan koşula değişir. Bağlam ve detaylar son derece önemlidir. Türkiye’de doğru olan, Almanya’da doğru olmayabilir. Güney Kore’de başarılı olan bir politika, Etiyopya’da işe yaramayabilir.

Yani diyor ki: Şart midur? Değildur!

İktisatçıların büyük “günahı”

Dani Rodrik’in anlattıklarından şu önemli dersi çıkarabiliriz: Ekonomi söz konusu olduğunda genel geçer ifadelerden kaçınmak gerekir. İktisat modellerinden öğrendiklerimizin çoğu zaman sadece belirli koşullarda geçerli olduğunu unutup, detayları incelemeden ahkâm kesmek iktisatçıların yapabileceği en büyük hatalardan biridir.

Ekonomi köşe yazılarını biraz olsun takip ediyorsanız, ekonomi ve finans yazarlarının bu “günahı” sıklıkla işlediklerini muhtemelen biliyorsunuz. Köşe yazarlarının bu hataya düşmesini önemsemeyebilirsiniz, ancak iktisatçılar ve iktisat politikalarını tasarlayanlar bu hataya düşüyorsa endişelenmenizde çok büyük fayda olabilir.

Türkiye’yi düşünün. Ekonomi politikası milyonlarca insanın hayatını etkiliyor. Ekonomi bakanı “yatırımların artması için faizlerin düşmesi lazım” diyor. İktisadi büyümeyi sağlamak için çeşitli sektörlere ve bölgelere teşvikler veriliyor. Enerji açığını kapatabilmek için kömür üretimi pohpohlanıyor. Yerli telefon üretilsin diye ithal telefonlara vergi getirilmeye çalışılıyor… Yani hayatımızı etkileyecek sayısız iktisat politikası uygulanıyor veya öneriliyor. Peki ya bu politikalar yanlışsa, “şart midur?” sorusunu göz ardı ediyorlarsa, kaş yapayım derken göz çıkarıyorlarsa? Endişelenmemiz gerekmez mi?

Eğer biraz olsun endişelenmemiz gerektiğini düşünüyorsanız, Dani Rodrik’in son kitabını okumanızı öneririm. Kitap, iktisada biraz ilgisi olan herkesin anlayabileceği şekilde yazılmış. İktisat modellerinin doğasını ve iktisatta neden hemen hemen hiçbir şeyin şart olmadığını örneklerle açıklıyor. Bunu yaparken iktisadi düşünce tarihine ve güncel politika tartışmalarına da sık sık atıf yapıyor. Mesela, iktisatçılar 2008 krizini neden öngöremedi, tartışıyor.

Rodrik, hem iktisada yapılan eleştirileri hem de iktisatçıların yaptığı hataları değerlendiriyor ve iktisadın nasıl bir bilim olduğunu tane tane anlatıyor. ÖzetleEconomics Rules, iktisatçıların, iktisat öğrencilerinin ve iktisatla derdi olan herkesin okuması gereken bir kitap.

Ha bu kitabı okumanız şart midur? Tabii ki değildur! Ama bence okumazsanız çok şey kaybedersiniz.

Not. Dani Rodrik’in kitabı, Economics Rules yakında çıkıyor. Kitabın Türkçesi Efil yayınevi tarafından yayınlanacak.

Dani Rodrik
Economics Rules: The Rights and Wrongs of the Dismal Science
W.W. Norton & Company Inc.
2015
ISBN: 978-0-393-24641-4
272 sayfa.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

N. Emrah Aydınonat (Derleyen), Ü. Barış Urhan (Derleyen)

Birçok kişinin korkulu rüyası haline gelen kredi kartı borçlarıyla nasıl baş edilebilir? Hiç kullanılmayan dakikalara ve mesajlara yüklüce ücretlerin ödeneceği telefon tarifeleri her şeye rağmen neden seçiliyor? “Pazarlık yapma” halinin içinde nasıl bir iktisat yatıyor ve pazarlık yaparken nelere dikkat edilmeli? Hayatın İçindeki İktisat, iktisadi davranışlara farklı bir bakış sunmayı amaçlayan sorulardan yola çıkan makalelerden oluşuyor. Bir yandan modern insanın arızalarının bir kısmını daha yakından tanımayı ve bunların iktisadi sonuçlarını incelemeyi hedeflerken, bir yandan da iktisadın nasıl bir bilim olduğuna dair yerleşik fikirleri değiştirecek çalışmalara dayanıyor.

 

Bu yazı 30.08.2015 tarihinde Business HT‘de yayınlanmıştır.