Eyy iktisat öğrencisi!

Günlerden o gün. İktisat final sınavı geldi çattı. Sabaha sınava gireceksiniz ve bir gram iktisat çalışmış değilsiniz. Ama ara sınavda ve derslerin dinlediğiniz kısmında gördüğünüz kadarıyla iktisatta fazla zor bir şey de yok. Altı üstü birkaç grafik. Birkaç da denklem. Ah tabii bir de şu meşhur varsayımlar: Rasyonel insan, marjinal fayda, ölçeğe göre sabit hayaller…

WhatsApp grubunda yazılanlara bakıyorsunuz arkadaşlarınız panik halinde! Bir mesaj da siz atıyorsunuz:

“Yüksek Sınav Kurulumuz, öğrenci haklarını koruyan uluslararası sözleşmeler gereği evde hazırlanan mühürsüz sınav kağıtlarının da kabulüne karar vermiştir 😂”

Esprilisiniz ama azimlisiniz de! Finalde iktisada giriş dersini verip güzel bir tatil yapacaksınız. Planınız bu! Tabii sebepsiz yere bir KHK ile öğrencilikten ihraç edilmezseniz!

Hazırlıklara başladınız.

İktisada giriş kitabını şöyle güzelce masaya koydunuz. En afili grafiğin olduğu sayfayı açtınız. Yanına, derste süper not tutan arkadaşınızdan fotokopisini aldığınız notları yerleştirdiniz. Kareli defteri de bir yerinden açarak ders notlarıyla kitabın yanına koydunuz. Tükenmez kalem, fosforlu kalem, grafik çizmek için 07 uçlu kurşun kalem, silgi… Bunları da masaya yerleştirdiniz. Sonra içeriye gidip bir kahve yaptınız. Kahvenin yanında tüketmek üzere annenizin yaptığı kurabiyeler, kremalı bisküvilerden birkaç adet ve gece geç saatlerde ihtiyaç olabilir diye iki paket de çikolata aldınız. Bunları da masanın uygun bir yerine yerleştirdiniz. Masa hazır gibi.

07 uçlu kalemi alıp kitaptaki grafiğin aynısını kareli defterin açık sayfasına çizdiniz ve üzerinden tükenmez kalem ile geçtiniz. Grafiğin altına arz ve talep denklemlerini özenle yazdınız. Önemli gördüğünüz birkaç şeyi de deftere not edip, ‘arz’, ‘talep’ ve ‘denge’ kelimelerinin üzerini sarı fosforlu kalemle, denklemleri de yeşiliyle boyadınız. Şimdi masa biraz daha hazır gibi.

Kahvenizden bir yudum alıp, kurabiyenizi yedikten sonra, çikolata paketlerini iktisat kitabınıza diyagonal bir biçimde yerleştirdiniz. Not defterini, ders notlarının biraz daha sağına aldınız. Kahveyi ise masanın sağına koydunuz. Tamam şimdi oldu. Arık masanızın fotoğrafını WhatsApp’ta ve Instagram’da paylaşabilirsiniz. Ve paylaştınız:

“Çilingir sofrasını kurdum 😅”

Aslında düşünürseniz, gerçekten de yaptığınız şeyin rakı masasına hazırlıksız oturup, adabına uymadan içki içmekten farkı yok.[i] Zil zurna sarhoş olan yabancı damat, rakı masasında kendini kaybedip halaya katılan yabancı misafir… Bunlar artık folklorik hikayeler. Hepsinin morali aynı: Rakıyı öyle bilip bilmeden içersen rezil olursun! Ertesi gün zaten baş ağrısı ve pişmanlık! İşte iktisat da biraz rakı gibidir. Adabına uymadan çalışırsanız rezil olursunuz. Masayı güzel donattınız, niyet ettiniz, çalışacaksınız ama bir seferde bütün dönemin konularını çalışıp geçmeyi ummak sadece sizin hüsnükuruntunuz. Koca rakı şişesini kafaya dikip ayık kalmayı beklemek ne kadar gerçekçiyse sizin iktisat öğrenmeyi beklemeniz de o kadar gerçekçi.

Peki iktisat nasıl tüketilmeli? Nasıl öğrenilmeli?

İktisat derslerindeki her konu tek başına pek kolay görünür. Hele hele ilk derslerde iktisadın ilkeleri işlenirken, söylenenler “iktisat iktisat diye bizi korkuttukları şey bu muymuş!” demenize neden olur. Sonuçta nedir? Altı üstü akılcı kararlar alan, marjinde düşünen (yani her ek birimin fayda ve maliyetini değerlendiren) bilgisayar oyunu kahramanı gibi bir mahlukatın davranışlarını inceliyorsunuz. Bu mahlukat yeri geliyo elma ile armut, yeri geliyor pizza ile kola arasında tercih yapmaya çalışıyor. Kaç dilim pizzayı kaç bardak kola ile tüketeceğine karar veriyor. Sınırlı miktarda bir parası var. Yani bütçesi kısıtlı. Çoğu aza tercih ediyor. Falan filan. Atla deve değil. Sonra benzer grafiklerle firma davranışını inceliyorsunuz. Aynı grafiğin kahverengisi. İlk bakışta korkacak bir şey yok gibi. Ama var!

İktisat sınavlarının pekçok öğrencinin kabusu haline gelmesinin temel sebebi şu: İktisatta bütün konular birbirine bağlı. Tüketici tercihlerinden talep eğrisine, firma davranışlarından arz eğrisine ulaşıyorsunuz. Arz ve talep, esneklik falan gibi konulardan bahsederken arka planda tüketicler n’örüyor, firmalar nasıl düşünüyor bilmeniz lazım. Makro da aynı. Tüketim, yatırım, kamu harcaması, GSYH, para arzı, faiz falan derken bir de bakıyorsunuz ki birkaç hafta içinde bütün konular biraraya gelmiş IS-LM diye bir şeye dönüşmüş. Bir anda o minik, tatlı ve ilk bakışta bir numarası olmayan konular, merkez bankası kararları hakkında yorum yapmanıza imkan veren bir şeye dönüşmüş. İşte bu noktaya geldiğinizde eğer daha önce her konuyu sindire sindire anlamadıysanız, derste ne olup bittiğini anlama imkanını da kaybediyorsunuz. İktisadı adabıyla çalışmak bu yüzden önemli. Sindire sindire, yavaş yavaş çalışacaksınız. Bir konuyu tam manasıyla anlamadan ötekine geçmeyeceksiniz. Yoksa çarpıyor!

Peki nasıl sindire sindire çalışacaksınız? İktisat öğrenmenin üniversitede bir başka konuyu öğrenmekten pek bir farkı yok. Nasıl bir gecede fizikçi, cerrah veya piyanist olamıyorsanız, bir gecede iktisatçı da olamazsınız. Ama iktisat ilk bakışta kolay gibi göründüğü için ve herkes gündelik hayatında bir şekilde iktisadi konulara atıf yaptığı için kolay gibi görünüyor. Mesela, hiç iktisat bilmeyen bir siyasetçi kameraların önüne çıkıp iktisatta devrim niteliğindeki sözleri büyük bir kendine güvenle söyleyebiliyor. TV programlarında finansçılar, piyasa ona tepki verdi, buna tepki verdi, piyasalar çıldırdı gibi yorumlar yapıp sanki piyasaları anlamak çok kolaymış gibi bir izlenim oluşturuyorlar. Ha tabii konu “dolar ne olacak?” gibi bir soru olduğunda eş, dost, akraba, artık etrafınızda kim varsa bir görüş bildiriyor. Bütün bunların sonucunda, iktisat öğrencileri iktisadı şıp diye öğrenebilecekleri izlenimini ediniyorlar. Sonuçta iktisat bilmeden ekonomi yönetilebiliyorsa, ne kadar zor olabilir yani? Değil mi?

Özetle kimse bir gecede piyanoda Sorabji’nin Opus Clavicembalisticum’unu çalmayı veya nükleer fizik öğrenmeyi düşünmezken, iktisat öğrencileri bir gecede para ve maliye politikalarının inlerine girmeyi hayal edebiliyor. Ancak, bu mümkün değil. Evet piyano çalmak iktisat öğrenmekten daha zor ama iktisat öğrenmek için de sabırla çalışmak gerekiyor.

Peki sabırla çalışıyorsunuz ama anlamıyorsunuz, ne yapacaksınız? Çok kolay: Soru soracaksınız. Hatta daha radikal bir şey söyleyeyim: Anladığınızı sandığınız zaman da soru sormanız gerekiyor. Çünkü gerçekten anladığınızı sanmış olabilirsiniz! Gerçekten anlamak için bol bol soru sormak gerekiyor. Önce kendinize soru sorarak başlayın: Bu neden böyle? Başka türlü olabilir miydi? Cevapları bulmanız için okumanız ve başkalarına danışmanız gerekecek. Bu güzel. Dolayısıyla, kafanıza yatmayan ne varsa sorun. Özellikle hocanızın yakasını bırakmayın. “Hocam rasyonel insan diyorsunuz da insanlar böyle rasyonel değil, bu varsayımı neden yapıyoruz?” diye soracaksınız. “Hocam, peki taleple arz aynı anda artarsa ne olur?” diye soracaksınız. “Merkez Bankası faizleri arttırmadan enflasyonu düşürebilir mi? Enflasyon sonuç, faiz neden midir? Yoksa faiz sonuç, enflasyon mu sebeptir?” diye soracaksınız. Dediğim gibi aklınıza yatmayan ne varsa soracaksınız.

Soru sormak kolay bir iş gibi görünebilir ama düşünün, sınıfınızda soru soruluyor mu? Pek sorulmuyor değil mi? Öğrencilerin bir kısmı ders bitse de gitsek derdinde. Yoklamaya imza atmak için gelmişler. Ötekiler ise hocanın anlattıklarını düşünmeden not etmekle meşgul. Kimse sorgulamıyor. Kimse “yahu bu hoca belki bizi kandırıyor” demiyor. Herkes, ne anlatılıyorsa onu not edip ezberlemek derdinde. Ha haksızlık etmeyelim birkaç soru soruluyor: Hocam sınavda ne çıkacak? Hangi konulardan sorumluyuz? Vb.

Sakın yanlış anlamayın. Sorun sizde demeye çalışmıyorum. Sorun bizde. Hepimizde. Eğitim sistemimiz (birkaç istisna okul dışında) öğrencileri ezberlemeye yöneltiyor. Bu da yetmezmiş gibi soru sormak, sorgulamak ve eleştirmek ayıp sayılıyor. Öğrencinin hocaya itiraz etmesinin, soru sormasının ve dolayısıyla öğrenmesinin önü bu şekilde kesiliyor. Tabii kabul etmek gerekir ki, öğrenciler soru sormayınca, hocalar da bayağı bir rahatlıyor. Her sene aynı şeyleri anlatmaya başlıyorlar. Okuması kolay olduğu için başarıyı test sınavlarıyla ölçüp, dönem sonunda da sınıfın başarı oranını okul yönetiminin belirlediği seviyeye çekip ders konusunu bir sonraki döneme kadar kapatıyorlar. Eğer şanslı bir öğrenciyseniz, bunu yapmayan bir hocadan ders alıyorsunuzdur. Şansızsanız yapacağınız tek şey var: İtiraz etmek. Anlamadım demek. Soru sormak. Gerekirse ek makale ve kitaplar okuyup hocayı derse hazırlanmadan geldiğine pişman etmek. Rahata alışmış biz hocaları şöyle iyice bir sarsmadığınız sürece iktisat dersleriyle kafa bulmaya, öğrenmiş gibi yapmaya devam edeceksiniz. Bu sebeple, artık bir hashtag mi açacaksınız, facebookta bir grup mu kuracaksınız, Change.org’da bir kampanya mı başlatacaksınız, ne yapıyorsanız yapın ve iktisat eğitiminin ülkemizdeki bu kurulu düzenine itiraz edin. “Böyle bir şey olabilir mi?” demeyi bırakın, harekete geçin. Tüm iktisat öğrencileri birleşin ve artık soru sormaya başlayın! Biliyorum okulunuzda size destek olacak iktisat hocaları var. Onlardan destek alın. Hatta onları biraz da motive edin, el üstünde tutun. Ne de olsa nesli tükenmek üzere olan bir hoca türünden bahsediyoruz 🙂

Dünyada iktisat eğitimi ile ilgili tartışmalar var, belki duymuşsunuzdur. Önce öğrenciler itiraz etti. Sonra da herkes tartışmaya başladı. Acaba iktisat eğitimi çoğulcu mu olmalı, derslerde anaakım dışındaki düşünce akımları anlatılmalı mı? Acaba matematiğe çok mu yüklendik, biraz da tarih ve felsefe mi öğretsek? Bunlar gibi soruların cevapları tartışılıyor. Siz de bu tartışmalara katılın. Okuma grupları kurun, literatürü takip edin, tartışın, başka okullardaki iktisat hocalarını davet edin, onları da dinleyin, onlara da soru sorun. Bu tartışmaları okurken ve tartışırken de soru sormayı, şüphe etmeyi bırakmayın. Öğrenmenin tek yolu bu.

İktisat çalışmak için kurduğunuz o masayı gelecek sefer daha erken kurun. Arkadaşlarınızı davet edin. Tartışın, okuyun, soru sorun. Hocanızı da biraz teşvik edin. Güncel tartışmaları sınıfa taşısın, dünyada ne oluyor ne bitiyor biraz anlatsın. Sadece ders konularını anlatmakla yetinmesin. Bir de sorun bakalım, şu bizim Merkez Bankası bu sıralar ne deneyler yapıyormuş.

Not: [i] Bu içki benzetmesini ünlü bir iktisatçının yazısında okumuştum ama kaynağı maalesef bulamadım.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Şu Ahlaksız İktisatçılar

Soru basit: İktisat ahlaki bir bilim midir, yoksa değil midir? Başka türlü sorayım: Ahlaki normların iktisatta bir yeri var mıdır? Pek çok iktisatçı ahlakın iktisatta yeri olmadığını söyleyecektir. İktisat gerçekten bir bilimse, iktisatçılar, insanları, fizikçilerin fiziki evreni incelediği gibi inceleyerek, “ay şu atoma haksızlık ediyoruz”, “bak bu atom yalnız kaldı” veya “atomlar sevse de sevmese de biz bu işi yaparız” diyerek mi hareket etmelidir, yoksa iktisada konu olan “atom”ların sevebileceğini, üzülebileceğini, inanabileceğini düşünerek ayaklarını denk mi almalıdır?

Journal of Economic Perspectives’de yayınlanan bir makale işte bu ve benzeri soruları yanıtlamaya çalışıyor (Sandel 2013). Makalenin yazarı Michael Sandel, What Money Can’t Buy: The Moral Limits of Markets (2012) başlıklı kitabın yazarı. Bu kitapta, piyasalaşma olgusunu inceliyor ve her şeyin piyasa değerleri/mantığı ile ele alınmaya başlanmasını eleştiriyor. Sandel’in neden bahsettiğini anlatabilmek için piyasalaş(tır)ma olgusuna birkaç örnek vereyim. Örneklerin hepsi Sandel’in kitabından (merak edenler için ilgili bazı çalışmalara ve haberlere de atıf yapıyorum).

  • Çocuklara iyi notlar karşılığında para vermek (Fryer 2010)
  • Hastalara ilaçlarını kullanmaları için para vermek (Belluck 2010)
  • Ülkelerin oturma izinlerini satışa çıkarması (Reddy ve De Avila 2011)
  • Hükümetlerin çocuk yapmayı teşvik etmek için para vermesi veya ceza kesmesi
  • Çevre vergisi, çevreyi kirletenlere kesilen parasal cezalar (Krugman 2010), çevre kirletme hakkının alınıp satılabilmesi, karbon emisyonu ticareti gibi piyasa odaklı politikalar*

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hadi ilginç bir örnek daha vereyim. Sporcuların formalarına, hatta Sinan Şamil Sam gibi forması olmayanların sporcuların bedenlerine, reklam almalarını da spor dünyasının piyasa mantığını içselleştirmiş olmasına, sporun piyasalaşmasına bağlayabiliriz.

sinansamilsamgazi

Daha fazla örnek isterseniz, Michale Sandel’in kitabına, o yetmezse Debra Satz’ın (2010) Why Some Things Should Not Be for Sale: The Moral Limits of Markets başlıklı kitabına bakabilirsiniz.

Biraz düşünürseniz, bazı şeylerin para karşılığı alınıp satılmasını, 2012 yılında İktisat Nobel Ödülü’nü alan Alvin Roth’un (2006) da belirttiği gibi, iğrenç, tiksinç veya utanç verici bulabilirsiniz. Mesela, bir şirketin çocuk işçi çalıştırmasını (çocuk işgücü satın almasını) iğrenç, aşağılık bir şey olarak görürüz. Para karşılığı arkadaşlık veya aşk satın almak isteyenleri engelleyen yasalar yok ama sadece finansal çıkar elde edebileceği zenginlerle arkadaşlık yapanların çok da ahlaklı olduğunu düşünmeyiz. Peki ya böbrek piyasası? İnsan böbreği ticareti yapanları da iğrenç insanlar olarak resmetmiyor muyuz? Pek çoğunuzun bu soruya evet cevabı verdiğini tahmin ediyorum, tabii iktisatçı değilseniz.

Yanlış okumadınız, “iktisatçı değilseniz” dedim.  İktisatçı değilseniz, böbrek piyasalarını iğrenç bulabilirsiniz ama sıkı bir iktisat eğitiminden geçmiş hemen herkes iyi düzenlenmiş bir böbrek piyasasının böbrek nakli bekleyen insanların hayatını kurtarabileceğini düşünmekten kendini alıkoyamaz. Sonuçta, insanlar börek bulamadığı için ölüyor ve o insanlar ölürken, biz sağlıklı insanlar “yedek bir böbrekle” dolaşıyoruz! İktisatçı olarak eğitildiyseniz, böyle bir durumda fayda-maliyet analizi yapmanız gerektiğini hissedersiniz. “Eğer böbreklerin iyi düzenlenmiş bir piyasada alınıp satılması mümkünse, neden belki binlerce hayatı kurtaracak bir düzenlemeyi sadece insanlar iğrenç buluyor diye bir kenara koyalım?” diye düşünebilirsiniz. Hatta İran’da böbrek alıp satmanın yasal olduğunu da biliyorsanız (Dehghan 2012), bu işin çok da mantıksız olmadığını düşünebilirsiniz. Bir iktisatçı olarak, böyle bir durumda sözde ahlaklı olmanın veya sosyal normlara mahkûm kalmanın çok maliyetli olduğunu düşünebilirsiniz.

Bunları neden yazıyorum? İktisatçılara ihtiyatla yaklaşmanızı istediğim için değil elbet. İktisatçılara ihtiyatlı bir biçimde yaklaştığınızı zaten biliyorum. 🙂 Bunları yazmamın nedeni şu: Piyasa mantığı ve fayda-maliyet analizleri,  gündelik hayata ve ahlaki normlara yabancılaşmamıza neden oluyor olabilir. Bunu düşünürken şunları da göz önüne alın: İktisada giriş kitaplarında ahlakla ilgili bir bölüm bile yer almıyor; bu konu, genellikle, pozitif ve normatif iktisat ayrımı başlığı altığında geçiştiriliyor. Ancak, iktisadın ve iktisatçıların ahlaktan bağımsız piyasa odaklı düşünme biçimi her gün hayatımızın hemen her noktasında karşımıza çıkıyor. Hal böyleyken, iktisadın ahlaki bir bilim olup olmadığını, iktisatçıların ahlaki normları dikkate almalarının gerekli olup olmadığını düşünmeye başlamamız faydalı olabilir.

Oturma izinleri, çevreyi kirletme izinleri ve bunun gibi şeyler para karşılığında satıldığında sadece piyasaların daha etkin bir biçimde işlemesini mi sağlıyoruz, yoksa dünya üzerinde halihazırda rahatsız edici boyutlarda olan eşitsizliği arttırıyor muyuz? Piyasa mantığı ile hareket etmenin her zaman hakkaniyetli sonuçlar doğurmadığını biliyoruz tabii ama soru şu: Bunu önemsemeli miyiz, yoksa “ne yapalım dünya böyle işliyor!” mu demeliyiz?

Düşünün. Çocuklara sınavlardan aldıkları yüksek notlar karşılığında para verdiğimizde, sadece onları motive etmiş mi oluyoruz, yoksa çocukların eğitim hakkındaki düşünme biçimlerini geri döndürülemez şekilde değiştiriyor muyuz? Eğer değiştiriyorsak, çocukları para ile motive etmeye çalışmaktan vazgeçmemiz iyi olabilir mi? Takdir alınca bisiklet aldığımız o çocuğu, üniversitede spor araba istemeye, üniversitede arabayla ödüllendirdiğimiz çocuğu ise işe girdiğinde şirketin veya devletin tahsis ettiği arabayı özel işleri için kullanmaya motive ediyor olabilir miyiz? Piyasa odaklı düşünme bizi bambaşka insanlar haline getiriyor olabilir mi?

Bu yazının başında bahsettiğim makale işte bu soruları (ve tabii ki daha fazlasını) ele alıyor. Makalede ele alınan ve benim de derslerde kullandığım örneklerden birinden bahsederek konunun önemini vurgulamaya çalışayım.

İktisatçıların mottolarından biri şudur: Parasal müşevvikler önemlidir! Bu mottoyu kabaca şöyle özetleyebiliriz: Eğer birisinin bir işi yapmasını teşvik etmek istiyorsanız para verin, istemiyorsanız ceza kesin. Etrafınıza bakarsanız dünyanın böyle işlediğini görebilirsiniz. Trafikle ilgili tüm düzenlemeler parasal cezaları kullanır. Yatırımı, innovasyonu arttırmak isteyen veya evli çiftlerin daha fazla çocuk yapmasını isteyen hükümetler bunu yapabilmek için parasal ödüller (veya vergi indirimleri vb.) verirler. Bu ödül ve cezalara bakarsanız iktisadi düşünme biçimini ve tabii ki piyasa mantığını nasıl içselleştirdiğimizi de daha iyi idrak edebilirsiniz.

Peki, iktisatçıların bu mottosu, ahlaktan ve ahlaki normlardan bağımsız bir biçimde işleyebilir mi? Çoktan tahmin etmiş olabileceğiniz gibi bu motto, gündelik hayata müdahale edip, davranışlarımızı şekillendirmek için kullanıldığı için ahlaki normlardan bağımsız olarak düşünülemez. Bunu çarpıcı bir şekilde anlamamızı sağlayan bir çalışma var (Gneezy ve Rustichini 2000a). Sorunumuz şu: Bazı anne ve babalar anaokulundaki çocuklarını almaya geç gidiyorlar. Acaba bu anne ve babalara geç kaldıkları için para cezası kesersek, geç kalan ebeveyn sayısını azaltabilir miyiz?

Bunu öğrencilerime sorduğumda, genellikle geç gelen ebeveyn sayısının azalacağını düşünüyorlar. Siz de öyle düşünmüş olabilirsiniz. Ancak sonuç bunun tam aksi. Geç kalan ebeveyne ceza kesilmeye başlanınca, geç kalan ebeveyn sayısı da artıyor. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor (Gneezy ve Rustichini 2000a: 7).

geenzy

Grafik, hafta başına geç kalan ebeveyn sayısını gösteriyor. Siyah çizgi ceza uygulanan anaokullarındaki durumu gösteriyor, diğeri ise ceza uygulaması olmayanları. İlk dört hafta her iki grupta da ceza uygulanmıyor. Daha sonra (grafikte siyah çizgi ile gösterilen) bazı anaokullarında geç kalanlara para cezası uygulanmaya başlanıyor. Gördüğünüz gibi cezanın uygulanmaya başladığı haftada, cezanın uygulandığı anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı artıyor. Daha da ilginci şu: 17. haftada ceza uygulaması kaldırılıyor ancak buna rağmen bir ceza uygulamasına konu olan anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı azalmıyor.

Parasal ceza uygulaması ebeveyn davranışlarını geri döndürülemez bir biçimde değiştiriyor. Peki neden? Pek çok açıklama üretilebilir. Ama şunu bir düşünün. Ceza uygulamasından önce anne ve babaların gecikmemelerinin ardındaki nedenler neydi? Herhalde birincisi sorumluluk duygusudur, ikincisi ise “geç kalırsam diğer anne-babalar ve anaokulu öğretmenleri hakkımda ne düşünür” düşüncesidir. Ceza uygulamasından önce anne-babaların ahlaki kaygılar taşıdığını ve ahlaki-sosyal normlara uymaya çalıştığını düşünebiliriz. Peki ceza uygulamasından sonra ne oluyor? Sanırım ceza uygulamasını gören anne-babaların geç kalmayı bir ahlaki mesele olarak değil, satın alınabilecek bir hizmet olarak görmeye başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özetle anaokullarında piyasa mantığını uygulamanın ebeveynlik ile ilgili ahlaki ve sosyal normlarımızı etkilediğini düşünmek mümkün. Tabii ceza uygulamasının kaldırılmasının geç kalan ebeveyn sayısını (en azından hemen, çalışmaya konu olan süre içinde) azaltmadığını da dikkate alırsak, piyasalaşmanın geri döndürülemeyecek bazı sonuçları olabileceğini de düşünebiliriz.

İktisatçı okurlarım, hemen şöyle düşünmüş olabilir: Bu çalışma parasal cezanın etkisiz olduğunu göstermiyor, sadece ceza miktarının yeterli olmadığını gösteriyor; eğer para cezası arttırılırsa, geç gelen ebeveyn sayısı azalır”.[1] Çok doğru. Ancak mesele bu değil. Meselemiz, parasal müşevviklerin sosyal ve ahlaki hayatımızı geri döndürülemez bir biçimde değiştirip, değiştirmediği.

Daha fazla “spoiler” vererek Sandel’in makalesini okuma deneyiminizi berbat etmek istemiyorum. Yine de sizi motive etmek için makaledeki bir iki örnekten daha kısaca bahsedeyim. Bağış toplayan çocuklara, topladıkları bağış miktarıyla orantılı bir parasal ödül verirsek, çocuklar daha fazla bağış toplar mı? Hmmm. Zor soru, değil mi? Cevap: Eğer para toplayanlara çok fazla para vermiyorsanız, güzel amaçlar için bağış topladığını düşünen çocuklar, para karşılığı bağış toplayanlara göre daha fazla bağış toplayabilir. Peki, insanlar daha fazla kan bağışlasın diye kan bağışlayanlara para verirsek, daha fazla kan “bağışı” alabilir miyiz? Yok, maalesef, bağış işi tam öyle işlemiyor. İnsanların kanını satın almaya kalktığınızda insanlar kan vermekten vazgeçebiliyor… Özetle işin içine para ve piyasa mantığı girince, dünyaya eskisinden daha farklı bakabiliyoruz.  Ha bu her zaman ve her koşulda kötü bir şey midir? Muhtemelen değildir. Ama biz yine de bunları bir düşünelim.

İktisatçılar her ne kadar yaptıkları işin, politika önerilerinin ve derste anlattıklarının ahlaktan, sosyal normlardan, geleneklerden, göreneklerden vb. bağımsız olduğunu düşünmek istese de, böylesi daha kolaylarına gelse de, iktisadın ahlaktan bağımsız olduğunu düşünmek oldukça güç. Benim yazdıklarım sizi ikna etmediyse, Michael Sandel’in (2013) makalesini okuyun derim. Sonuçta konunun uzmanı o.

Son olarak, şunu da düşünelim bence: İktisat bölümlerinin programında neden zorunlu bir İktisat ve Etik dersi yok? Madem piyasa mantığı dünyamızı şekillendiriyor, bu mantığı üreten iktisatçıların etik bilmesi, yaptıkları işin nereye varacağını düşünen bilim insanları olarak yetişmesi daha güzel olmaz mı? İsterseniz, Sandel’in (2013) makalesine siz de bir göz atın, konuşalım.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Referanslar:


[1] Bu bağlamda, Gneezy ve Rustichini’nin (2000b) “Pay Enough or Don’t Pay at All” (yani, “ya yeterince öde ya da hiç ödeme”) başlıklı makaleleri de ilginizi çekebilir. Bu makale parasal müşevviklerin etkisini inceleyen bir dizi deneyi ele alıyor.


Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Ana görsel: Etienne, https://flic.kr/p/rPF4mT

Kart borçlarından kurtulmanın yolları

Kredi kartı borcumuz, dış mihrakların, paralel yapıların veya amacı ve maksadı belli bazı odakların işi değil. Kartı biz kullanıyoruz, harcamayı biz yapıyoruz! Borcun tamamını ödemekte güçlük çektiğimiz için sadece minimum ödemeyi yapan da, gelecek ay her şeyin düzeleceğini ve bir şekilde borcun kendi kendini ödeyeceğini sanan da yine biziz! Önce, bu konudaki önceki yazıyı okumayanlar için özet geçeyim. Kendimizi bilmiyoruz, zayıf iradeliyiz ve hafızamız hiç de iyi değil. Bu sebeplerle kart borçlarımızı idare etmekte güçlük çekiyoruz. Peki, bu durumu nasıl değiştirebiliriz? Adeta faiz lobisinin temsilcisi gibi davranan bedenimizi ve zihnimizi nasıl terbiye ederiz?

Finansal okur-yazarlığınızı arttırın!

Vanessa Perry ve Marlene Morris gibi uzmanlar, biraz finans eğitiminin faydalı olabileceğini düşünüyor. Bileşik faiz nedir, nasıl hesaplanır? Bankalar kredi ödeme planınızı nasıl hazırlıyor? Aylardır kredi borcu ödemenize rağmen borcunuz neden bir türlü azalmıyor? Kredi kartı borcunuzun tamamını ödemediğinizde, bu size ne kadar ek yük getiriyor? Bunları biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, öğrenmeniz gerekiyor. Öyleyse, kredi kartı harcamalarımızı kontrol altına almak ve daha akılcı finansal kararlar alabilmek için hemen ilk iş olarak finansal okuryazarlığımızı arttırarak işe başlayabiliriz.

Ne var ki, finansal okur-yazarlık tek başına yeterli olmuyor. Bu konuları çok iyi bilen finansçılar bile bir AVM’ye gittiklerinde, hiç hesapta yokken sonradan pişman olacakları büyük bir harcama yapıp çıkabiliyorlar. Bu sebeple, finansal okur-yazarlığı, başka önlemlerle desteklememiz gerekiyor.

Tek bir kredi kartı kullanın

Beş farklı kredi kartınız varsa, hem harcamalarınızı hem de borçlarınızı takip etmeniz güçleşecektir. Bu bizim gibi zayıf hafızalı insanlar için iyi bir seçim değil. Kendini bilmez ve zayıf iradeli insanlar olduğumuzu da unutmayın. Birden fazla kredi kartınız varsa, bir kartın borcunu diğer karttan nakit avans çekerek ödemeye meyledebilirsiniz. Tek bir kredi kartınız olduğunda, böyle akıl dışı hareketler yapmayı düşünemezsiniz.

Alışveriş kararını AVM’de değil, evde verin!

Alışveriş yapmanın iki adımı var. Birinci adım, seçim yapmak; ikinci adım ise parayı ödeyip seçtiğimiz şeyi almak. Çoğu zaman bu iki adımı hemen peş peşe atıyoruz. Ancak, bundan vazgeçebiliriz. Alışveriş kararlarını AVM’de değil, evde vermenizde fayda var. Ava giderken avlanmanın âlemi yok!

Kredi kartınızı evde bırakın

İsterseniz, daha radikal bir önlem alıp, gezmek için AVM’ye giderken kredi kartınızı evde bırakabilirsiniz. Böylece, vitrinlerin, satıcıların ve ürünlerin büyüsüne kapılıp gereksiz bir harcama yapmanın önüne geçebilirsiniz. Ancak ne alacağınızdan kesinlikle emin olduğunuzda, kredi kartınızı alıp sadece ve sadece o ürünü almak üzere tekrar AVM’ye gidebilirsiniz.

Kredi kartınızı dondurun!

Hepimiz biliyoruz ki insanın kendini kontrol etmesi çok zor bir iş. Kredi kartını evde bırakan birinin, evde online alışveriş yapmasını engelleyecek bir şey yok. Bu sebeple, Jeff Wise gibi bazı yazarlar, gemileri yakmamızı öneriyor. Mesela, diyorlar ki, kredi kartınızı bir bardak suya koyup buzluğa atın ve dondurun. Böylece, kartı kullanmak için çözülmesini beklemeniz gerekeceğinden, satın alma kararınızın mantıklı olup olmadığını değerlendirmek için biraz daha vaktiniz olur.

İçinizde, donmuş kartı mikrodalga fırında çözerim diye düşünenler olabilir. Ama Dan Ariely, bunu yapınca kartın bozulacağını söylüyor. İsterseniz deneyin! Tabii eğer donmuş kartın üzerindeki bilgileri okuyup online alışveriş yapabileceğinizden korkuyorsanız, o zaman kartınızı şeffaf olmayan bir sıvının içinde veya fıstık ezmesine batırdıktan sonra dondurabilirsiniz!

Kendinize limitler koyun!

Dan Ariely, kendimize belirli harcama limitleri koyup, bu limitler çerçevesinde hareket etmeye çalışmamızın da faydalı olabileceğini söylüyor. Tabii bu yöntemin işleyebilmesi için, sizi kontrol edecek ikinci bir kişiye ihtiyacınız olabilir. İsterseniz eşinize veya bir arkadaşınıza bu görevi verebilirsiniz. Ya da daha güzeli, kredi kartı limitinizi azaltın. Böylece belirli bir miktarın üstünde kredi kartı harcaması yapmanız imkânsızlaşır.

Hafızanıza güvenmeyin

Kredi kartı harcamalarını takip etmenin oldukça güç bir iş olduğunu söylemiştim.  Harcamaları kontrol altına almanın bir yolu da zayıf hafızamıza destek olacak bazı önlemler almak. Tek bir kredi kartına sahip olmak kesinlikle faydalı olacaktır. Ama tek bir kredi kartınız olsa bile ek önlemler almayı deneyebilirsiniz. Mesela, büyük bir harcama yapmadan önce, aylık gelir ve giderlerinizi bir kâğıda yazıp, yeni bir borç yükünün altına girmenin ne kadar mantıklı olduğunu dikkatlice değerlendirmemiz oldukça faydalı olabilir. Ayrıca, cep telefonunuza bir kişisel finans uygulaması indirip, tüm harcamalarınızı ve borçlarınızı oradan takip edebilirsiniz. Burada dikkat etmeniz gereken şey şu: Her alışverişinizden önce, o ay yaptığınız toplam harcamayı ve toplam borçluluk durumunuzu kontrol etmeniz gerekiyor. Yoksa, hafızanız sizi elbet yanıltacaktır.

Bankanızdan gelen her teklifi kabul etmeyin!

Reklamlarda sık sık şu veyahut bu bankanın bizim için çalıştığını, bize hizmet vermek için can attığını falan duyuyoruz. Tabii biz Adam Smith’ten beri bunun doğru olmadığını biliyoruz: Sofradaki ekmeği, et yemeğini ve birayı; kasabın, biracının ya da fırıncının yardımseverliği sayesinde değil, onların kendi çıkarları peşinde koşması sayesinde elde ediyoruz. Sonuçta bankalar da para kazanmak için çalışıyorlar. Üstelik bankalar, bizim kendini bilmez varlıklar olduğumuzu da gayet iyi biliyorlar. Bu sebeple, bize aşırı cazip tekliflerle geliyorlar. Bankanızdan gelen cazip, kaçmayacak, inanılmaz, şok, çılgın ve çıldırtan teklifleri kabul etmeden önce dikkatlice düşünmenizde fayda var. Bu tekliflerin, sadece her ay hesaba yansıyan borcun tamamını ödeyebilecek biri için cazip teklifler olduğunu unutmayın. Pek çoğumuz bunu yapamıyoruz. Borcun tamamını ödemeyi geciktirdiğimizde ise müşteri temsilcisinin açıklamasını dinlerken çok uzak bir olasılık gibi görünen yüksek faizler işlemeye başlıyor. Borcumuz büyümeye ve idare edilemez hale gelmeye başlıyor…

Doğru bilgi; sağlam irade; güçlü hafıza. Bunların hiçbirine sahip değiliz. Bu sebeple, kredi kartı kullanırken, biraz daha dikkatli olmamızda ve kendimizi kontrol etmemizde fayda var. Benden söylemesi.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Kaynaklar:

  • Ariely, D. (2010). Akıldışı ama Öngörülebilir. Optimist.
  • Perry, V. G. & Morris, M. D. (2005). Who is in control? The role of self-perception, knowledge, and income in explaining consumer financial behavior. The Free Library (Aralık, 22), http://goo.gl/7Njc3z
  • Prelec, D. & Simester, D. (2001). Always Leave Home Without It: A Further Investigation of the Credit-Card Effect on Willingness to Pay. Marketing Letters, 12 (1), 5–12.
  • Wise, J. 2010. 7 Essential Steps to Mastering Temptation. http://goo.gl/DP3sdr

Bu yazı daha önce 01.04.2015 tarihinde Business HT‘de yayınlanmıştır.

Cüzdandaki Canavar: Kredi Kartı

Gündem biraz Monty Python’un Uçan Sirk’i gibi bir hal aldı. Bu sebeple, “ve şimdi tamamen farklı bir şey” diyerek, sizi cüzdandaki canavar konulu bu yazıya davet ediyorum. Eğer hemen her ay, kredi kartı hesap özetinize bakıp “of çok harcama yapmışım!” veya “keşke şunu almasaydım!” gibi şeyler söylüyorsanız ve kredi kartı harcamalarını kontrol altına almakta güçlük çekiyorsanız bu yazıyı okuyun. Belki işinize yarar.

DÜŞÜNCESİ BİLE YETİYOR

Kredi kartlarının insan davranışı üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar sayesinde biliyoruz ki, kredi kartıyla alışveriş yapanlar, nakitle alışveriş yapanlara göre farklı davranışlar sergiliyorlar. Örneğin, bir lokantada verilen bahşişleri inceleyen Richard Feinberg, kredi kartı kullananların daha fazla bahşiş verdiğini tespit etmiş. Yine R. Feinberg, 60 üniversite öğrencisiyle yaptığı bir deneyde, sadece kredi kartı ile ödeme fikrini hatırlatan bir logonun bile, bireylerin daha fazla ödeme yapmaya razı olmasına neden olduğunu bulmuş. Feinberg, deneye katılan öğrencilere çeşitli ürünler göstererek bu ürünler için ne kadar ödeyeceklerini sormuş. Bunu yaparken, bir grup öğrencinin göreceği bir yere bir MasterCard logosu koyarak, bu logonun öğrencilerin davranışlarını değiştirip değiştirmediğini test etmiş. Deney sonucunda, MasterCard logosunu gören öğrencilerin aynı ürünlere, diğer gruptakilere göre daha fazla ödemeye hazır oldukları ortaya çıkmış. Örneğin, kredi kartı logosunu gören gruptaki öğrenciler, bir elbiseye 41,5 dolar değer biçerken; diğer gruptakiler aynı elbiseye sadece 27,7 dolar değer biçmiş.

Freinberg’in çalışması, sadece kredi kartı düşüncesinin bile, bir ürün için ne kadar harcama yapacağımızı etkileyebildiğini gösteriyor. Feinberg’in ve diğer araştırmacıların yaptığı deney ve çalışmalar da bu bulguları destekliyor. Kredi kartı kullananlar daha fazla harcama yapma ve fiyatlar konusunda daha duyarsız olma eğilimindeler. Dolayısıyla, kredi kartı kullanan birinin aşırı borçlanma olasılığının, nakit kullanan birine göre çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

İnsanın “Eyy kredi kartı!” diyesi geliyor, değil mi?

Peki, insanlar neden kredi kartı ile harcama yaparken akıllarını kaybediyorlar? Neden kontrolsüz bir şekilde harcama yapıp yüksek faizlerle borçlanıyorlar? Roland Bénabou ve geçen sene Nobel İktisat ödülünü alan Jean Tirole, akılcı kararlar almamızı engelleyen üç “arızaya” odaklanıyor: Kendini bilmezlik, zayıf irade ve zayıf hafıza.

KENDİNİ BİLMEZLİK

İnsanın, kendini bilmez bir varlık olduğu tartışma götürmez bir gerçek. Örneğin, bu yazıyı okuyan hemen herkes, kendisinin ortalamanın üstünde iyi bir şoför olduğunu sanıyordur. Ama düşünürseniz, herkesin ortalamanın üstünde olması mümkün değil. Eğer hepimiz iyi araba kullanıyorsak, kötü araba kullananlar kim? Kendimizi olduğumuzdan çok daha iyi bir yerde görme eğiliminde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu “üstünlük yanılsaması”, literatürde Dunning-Kruger etkisi diye biliniyor. Kendi beceriksizliklerimizi fark edemiyoruz! Öyle ki psikolog David Dunning “hepimiz kendine güvenen aptallarız!” diyor. Kredi kartı söz konusu olduğunda, bu kendini bilmezlik, karşımıza birikmiş kart borcu olarak çıkıyor. Kendimizle ve özellikle de borç ödeme kapasitemizle ilgili iyimser tahminler yaptığımız için, kredi kartı ile alışveriş yaparken ödeyebileceğimizden fazlasını satın alıyoruz.

ZAYIF İRADE

İşletim sistemimizdeki hatalardan bir diğeri de zayıf irademiz. Sigarayı bırakamıyoruz, başladığımız diyet programlarının sonunu getiremiyoruz, açık büfede gereğinden fazla yemek yiyor ve içmememiz gereken o son birayı her defasında içiyoruz! Kendimizi tutamama sorunumuz var. Düşünün. Hiç giymediğiniz o ayakkabıları veya kıyafetleri düşünün. Onları neden almıştınız sahi? Üyelik aidatını ödedikleri halde spor salonuna gitmeyenler, her gün “artık düzenli bir şekilde spor yapacağım” deyip de yapmayanlar, “daha tasarruflu olacağım” deyip de bir türlü olamayanlar… Hepinize selam olsun! Kabul edin, kendimizi pek tutamıyoruz ve irademiz de oldukça zayıf.

Peki şimdi soralım: İradesi zayıf, kendini tutamayan birinin eline alışveriş yapmasını kolaylaştıracak yüksek limitli bir kredi kart verirsek ne olur? Cevabı hepimiz biliyoruz!

ZAYIF HAFIZA

Tamam, kredi kartı hayatımızı kolaylaştırıyor… Kolaylaştırıyor ama para ile fiziki bağlantımızı da kopartıyor. Nakit alışverişlerde ödemeyi yaparken, beynimiz bizi elimizdekini kaybetmekte olduğumuz konusunda uyarıp duruyor. Ne var ki, aynı alışverişi kredi kartı ile yaptığımızda bu acıyı hissetmiyoruz. Paramız dijital olarak erirken, paramızın azaldığını algılamakta güçlük çekiyoruz. Sadece bu da değil. Hafızamız oldukça zayıf olduğu için ne kadar harcadığımızı takip de edemiyoruz. Otomatik fatura ödemeleri, geçmiş aylarda yaptığımız alışverişlerden kalan taksitler ve ay içinde yaptığımız harcamalar… Yeni bir şey almaya kalkmadan önce, bunların toplamının ne olduğunu, bankaya ne kadar borcumuz olduğunu hatırlıyor olsak, belki harcamalarımızı daha iyi kontrol edebilirdik. Ne var ki, zayıf hafızamız buna izin vermiyor. Eğer tüm harcamalarını dikkatli bir şekilde not edip, günün herhangi bir saatinde aylık harcama ve toplam borç bilgisini ezberden söyleyebilecek olan az sayıda insandan biri değilseniz, kredi kartıyla alışveriş yaparken kontrolden çıkmanızın bir nedeni de bu. Zayıf hafıza!

DOĞRU BİLGİ; SAĞLAM İRADE; GÜÇLÜ HAFIZA

Doğru Bilgi, Sağlam İrade, Güçlü Hafıza! Seçim sloganı gibi oldu, ama değil. Aşırı borçlanmadan kaçınmak ve kredi kartını amacına uygun bir şekilde kullanmak için şunları yapmamız gerekiyor: Kendimizi daha iyi tanımalı, daha sağlam bir iradeye sahip olmalı ve hafızamızı güçlendirmeliyiz. Ancak, maalesef biliyoruz ki bunları başarmamız pek o kadar da kolay değil. Çünkü çoğumuz zaten kendimizi bildiğimizi (“kendini bilmeyenler başkaları!”), sağlam iradeye sahip olduğumuzu (“istesem sigarayı hemen bırakırım!”) ve hafızamızın güçlü olduğunu (“Hayatım, Erdalhardaloğlu Ticaret’ten sen mi alışveriş yapmıştın?”) düşünüyoruz, sanıyoruz! Aramızda gerçekten kendini ve hesabını bilen, sağlam iradeli insanlar var. Onları tenzih ederim. Ancak, pek çoğumuz için kredi kartlarını kontrollü bir şekilde kullanmanın tek yolu, bu bahsettiğim arızalara sahip olduğumuzu kabul etmek ve bu arızaları bilinçli bir şekilde ortadan kaldırmaya çalışmaktan geçiyor.

Başka bir yazıda, bu arızaları nasıl giderebileceğimizi ve devletin bu konuda neler yapabileceğini ele alacağım. Borçlu yaşamaya mecbur kalanlar ise bambaşka bir yazının konusu.

[İkinci yazı burada: Kredi kartı borçlarından kurtulma yolları!]

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Yazıda Bahsi Geçen Çalışmalar:

  • Bénabou, R., & Tirole, J. (2002). Self-Knowledge and Self-Regulation: An Economic Approach. İçinde: I. Brocas & J. Carrillo (der.), The Psychology of Economic Decisions: 1. Cilt: Rationality and Well-Being (sf. 137–167). Oxford: Oxford University Press.
  • Dunning, D. (2014) We Are All Confident Idiots. Pasific Standard, 27.10.14, http://goo.gl/rw2FcY
  • Dunning, D., Johnson, K., Ehrlinger, J., & Kruger, J. (2003). Why people fail to recognise their own incompetence. Current Directions in Psychological Science: A Journal of the American Psychological Society, 12(3), 83.
  • Feinberg, R. A. (1986). Credit Cards as Spending Facilitating Stimuli: A Conditioning Interpretation. Journal of Consumer Research, 13 (3), 348.

Bu yazı daha önce 23.03.2015 tarihinde Business HT‘de yayınlanmıştır.

İktisat öğrencilerine tüyolar

Bu yıl ilk defa iktisat/ekonomi dersi alacak öğrencilerin “bu iktisat nedir ya!” şeklindeki haykırışlarını duyar gibiyim. Bu yazı onlar için. Ama sadece onlar için değil. Kıdemli iktisat öğrencilerinin de okuması faydalı olabilir.

Uyarayım, olaylar şöyle gelişecek.

Sınıfa bir hoca gelecek, slaytlarını itina ile beyaz perdeye yansıtacak ve çok kısa bir süre sonra iktisadın tanımını yapmaya başlayacak. “Kıt kaynakların etkin bir şekilde kullanılması” diye başlayan ve sizleri rüyalar âlemine doğru sürükleyecek bu tanımlama işi, siz pek de farkına varmadan grafiklerin havada uçuştuğu bir savaş sahnesine dönüşecek. Göz kapaklarınız ağırlaşacak, cep telefonunuza yeni bir bildirim gelecek, siz ona bakıp ardından da birkaç komik Vine videosu izledikten sonra tekrar dersin verildiği kürsüye baktığınızda karşınızda elmayla armuttan bahsederken eliyle tahtadaki bir şekli gösteren hocanızı göreceksiniz. Kendisi (muhtemelen) elmayla armut arasında tercih yaparken grafik çizen biri değil ama size grafikteki bir noktayı göstererek, bu noktanın elma ve armut seçimindeki önemini anlatıyor olacak. Sonra armudu kiloyla değil, tek tek almanız gerektiğini, her ek birim armudun fayda ve maliyetini dikkate alarak hareket etmenizin ne kadar rasyonel, ne kadar akılcı olduğunu anlatacak.

Göz kapaklarınız tekrar ağırlaşırken, hoca da dersi kiloyla değil tane tane anlatsa ne kadar akılcı olacak diye düşüneceksiniz… Dersin azalan marjinal faydası, nitekim!

Dersler böylece ilerlerken derslere girmenin ne kadar akıllıca olduğunu da sorgulamaya başlayacaksınız. Bazen bir gazla derse gidecek, ama çoğu zaman rüyayı derste değil yatakta görmenin daha mantıklı olduğunu düşünerek uykuyu tercih edeceksiniz. Hocanın anlattığı fırsat maliyeti konusundan çıkaracağınız sonuç bu olmamalı ama bunu yapacaksınız!

Her şeye rağmen, girdiğiniz derslerin dinlediğiniz kısımlarından, dersin aslında çok zor olmadığı sonucunu çıkaracaksınız. Ne de olsa elma, armut ve bazen de şarap ile peynirden bahsedilen bir ders. Ayrıca hemen hemen bütün soruların cevabı iki doğrunun kesişmesiyle bulunuyor. Ara sınavdan önce biraz çalışırsanız geçer not almamanız için hiç bir sebep yok gibi… En azından siz böyle düşüneceksiniz.

Ne var ki, işler beklediğiniz gibi gelişmeyecek. Dönemin ortasına geldiğinizde, WhatsApp’ta arkadaşlarınızla bu kadar çok şeyi ne zaman işlediğinizi tartışacak, Snapchat’te ders notlarıyla ilişkinizi resmeden şakalar yapacak ve kütüphaneye gittiğiniz o nadir anlardan birinde de grafiklerle dolu bir kitap sayfasına çapraz duran ders notlarınızı X-Pro II efektiyle Instagram’da paylaşacaksınız. Ara sınav günü geldiğinde iktisat hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğinize kesinkes kanaat getirmiş olduğunuz için, sınava kalan dakikaları “ya umarım test olur ya, en azından kafadan atarız, belki tutar” temennileriyle geçireceksiniz. Notlar açıklanıp da sınıf ortalamasının 40 olduğu ortaya çıktığında ise arkadaşlarınızla bir araya gelip iktisat dersine ve dersin hocasına ‘küfür olmayıp da küfür etkisi yaratan sözler’ etme ayinleri yapacaksınız. Tabii bazılarınız ağız dolusu küfürler de edecek.

1akuyk

Tamam. Biraz abarttım. Böyle olmak zorunda değil. İktisat aslında çok ilginç bir bilim. İktisat dersleri de oldukça zevkli dersler olabilir. Ama bunun için iktisat derslerine bakış açınızı değiştirmeniz lazım. Hele hele hocanız sizi ezberciliğe zorluyorsa başka bir çareniz yok.

Durun. Aslında en iyisi tüm bakış açınızı değiştirin. Biraz soru sormaya, sorgulamaya başlayın. Size verilenleri, anlatılanları, haberleri biraz sorgulayın. Bu her şeyi daha ilginç bir hale getirebilir.

Mesela hocanın derste anlattıklarını mutlak doğrular olarak kabul etmek yerine size anlatılanları sorgulayarak işe başlayabilirsiniz. Tabii sorgulayabilmek için biraz aktif bir öğrenci olmanız lazım. Hocaya elma ve armudun piyasa fiyatlarını sormanız yeterli olmaz—zaten muhtemelen bilmiyordur 😉

Neyse, daha fazlasını yapmanız lazım. Mesela ilk derse girmeden önce iktisat nedir diye biraz araştırma yaparsanız, o sıkıcı ders çok ilginç bir ders haline dönüşebilir.

Dönem başlamadan ben size birkaç ipucu vereyim.

Sadece iktisat kitaplarının başlıklarına bile baksanız iktisadın ne kadar ilginç bir bilim olduğunu görebilirsiniz. Şu sayacaklarımın hepsi iktisat kitabı:

  • ‘Sanat ve Kültür İktisadı’
  • ‘Adalet İktisadı’
  • ‘Kontrat İktisadı’
  • ‘Arı İktisadı’
  • ‘Suç İktisadı’
  • ‘Aşk ve İktisat’
  • ‘Yasa Yapmanın İktisadı’
  • ‘Ayrımcılık İktisadı’,
  • ‘Evlilik İktisadı’
  • ‘Hollywood İktisadı’
  • ‘Bağımlılık İktisadı
  • ‘Seks, Uyuşturucu ve İktisat’

Gördüğünüz gibi iktisat sadece faiz politikası ve kamu yatırımlarıyla ilgilenen bir bilim değil. Aşktan idam cezasına kadar hemen her şeyle ilgileniyor. Dolayısıyla tahmin etmiş olabileceğiniz gibi ilk dersteki o “iktisat nedir?” sorusuna cevap vermek o kadar da kolay değil.

Son olarak, iktisatçıların sordukları ilginç sorulara da birkaç örnek vereyim:

  • Online evlilik siteleri için en iyi eş bulma mekanizması nedir?
  • Böbrek bağışçılarıyla böbrek hastalarını en iyi nasıl eşleştiririz?
  • Organ satışının yasal olması daha çok böbrek hastasının iyileşmesine yardım eder mi?
  • Uyuşturucu satıcıları neden anneleriyle yaşar?
  • Kürtaj ile suç oranları arasında bir ilişki var mıdır?
  • İkinci el araba piyasasında iyi araba bulmak neden zordur?
  • Etnik ayrımcılığın yarattığı problemleri piyasa mekanizması çözebilir mi?
  • Neden bazı ülkeler zenginken diğerleri yoksuldur?
  • Para beynimizi nasıl etkiliyor?
  • Hormonlar iktisadi kararları ne kadar etkiler?

Bu bir başlangıç olsun. Şimdi siz Google yardımıyla iktisatçıların neler yaptıklarını, ne sorular sorduklarını biraz araştırın. Mesela Nobel ödülü alan iktisatçıların neler yaptıklarına bir bakın. İlk derse öyle girin.

Ve soru sormaktan çekinmeyin.

Hocanız iktisadın “sınırsız ihtiyaçların kıt kaynaklarla nasıl karşılanabileceğini” inceleyen bir bilim olduğunu söylerse şunları sorabilirsiniz: “Hocam ihtiyaçlar sınırsız mıdır? İhtiyaç diyerek neyi kastediyorsunuz? Mesela iPhone 7 bir ihtiyaç mıdır? İki hafta önce hiç bilmiyorken, bugün sınırsız bir AirPod ihtiyacı duyuyor olmamız mümkün mü? Bir şeyi istememiz ona ihtiyaç duyduğumuz anlamına mı gelir?”

Eğer hocanız iktisadın “mal ve hizmetlerin üretimi ve bölüşümüyle ilgili” bir bilim olduğunu söylerse, o zaman şunları sorabilirsiniz: “Hocam, aşk iktisadı diye bir şey var. Ha bir de suç iktisadı var. Aşk veya suçun mal ya da hizmet olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemezsek o zaman neden iktisatçılar bu konularla ilgileniyorlar?”

Soru sordukça iktisadı daha iyi öğreneceksiniz. Tabii amacınız hocaların kâbusu olmak olmasın. Amacınız konuyu daha iyi öğrenmek olsun. Yani sadece hocaya soru sormak için soru sormayın. Ezbere sorular sormayın. Sorgulayın. Önce soruları kendinize sorun. Sorduğunuz soruları cevaplamaya çalışın. Araştırın. Hocanıza da öğrenmek için sorun. Aklınıza takılan ne varsa, anlamadığınız ne varsa sorun. Soru sormadan sınav gününe kadar beklerseniz, sınavda sorulan soruları cevaplamakta zorlanmanız da sürpriz olmaz.

Şimdilik bu kadar! Başarılar.

Daha fazla okumak isterseniz “İktisat derslerinde nasıl başarılı olursunuz?” başlıklı yazıya da bakabilirsiniz.

Ha unutmadan! Sonra bu siteye tekrar gelin ya da Twitter’dan takip edin (@neaydinonat), size iktisadın ilginçliklerini anlatacağım.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

6 adımda piyasa yorumcusu olma rehberi

TV ya da gazetelerde ekonomi yorumu yapmak sandığınız kadar zor değil!

Heyecan verici değil mi? Bu yazıyı okuduktan sonra siz de rahatlıkla piyasaları yorumlayabileceksiniz. Hatta biraz yaratıcı bir kişilikseniz bu işten para kazanmaya bile başlayabilirsiniz. Hemen başlayayım.

1 – Piyasa yorumlarının temel mantığını kavrayın

İlk adım, piyasa yorumlarının genel mantığını çözmek. Çok fazla yorum okumanıza gerek yok. Ama biraz okumanız faydalı olacaktır. Piyasa yorumlarını okurken göreceğiniz ilk şey şu olacak: Yorumcular genellikle piyasaları güncel gelişmeler ışığında yorumlar. Bunu nasıl yapacağınızı daha sonra açıklayacağım. Şimdi içeriğe odaklanalım.

Diyelim ki, Türkiye’nin gündeminde koalisyon tartışmaları var. Bu konuda neler yazılmış bakmak için İnternette “piyasalar koalisyon” araması yapın. Karşınıza şöyle başlıklar çıkacaktır:

  • Piyasalar “koalisyon olmaz”a yatırıyor
  • Piyasalar koalisyon ihtimalini satın aldı
  • Piyasalarda koalisyon tedirginliği
  • Piyasalara koalisyon dopingi
  • Piyasalar koalisyon ihtimallerini değerlendiriyor
  • Koalisyon hesapları piyasaları etkilemedi

Bu başlıklar kaolisyon ve piyasalara özel başlıklar gibi görünüyor. Ama biraz daha yorum okuyunca göreceksiniz ki, daha genel bir format var. Açıklayayım.

Gündemdeki konuya X dersek, piyasa yorumlarınızı şu kuralları kullanarak biçimlendirebilirsiniz:

Eğer piyasalarda fazla bir şey olmuyorsa,

“Piyasalar X ihtimalini değerlendiriyor”;

Kötüye gidiyorsa

“Piyasalarda X tedirginliği”;

Çok kötü gidiyorsa,

“Piyasalar X ile çöktü”;

İyi gidiyorsa

“Piyasalara X dopingi”

veya

“Piyasalar X ile uçtu, çoştu, yükseldi”.

Sanıyorum olayı kavradınız. Bundan sonra piyasa yorumlarını okurken yorumcuların güncel gelişmeleri nasıl bir Aikido ustası gibi kendi silahları haline getirdiklerini iyi gözlemleyin. Yorumları okumadaki tek amacınız, kullandıkları yöntemi öğrenmek olsun. İçeriğe değil, yönteme odaklanın. Piyasa yorumculuğu çok fazla düşünmeden piyasaları yorumlama becerisi gerektirir. Sizi otomatiğe bağlayacak bir yöntem bu sebeple önemlidir.

2 – Piyasalara inanın, ona sığının

Piyasaları nevi şahsına münhasır, insanlardan bağımsız bir şekilde kendi başına hareket eden, hafif şizofren bir kişilik olarak düşünebilirsiniz! Orada bir güç var uzakta, ama tam olarak nedir bilmiyoruz. Problem değil. Piyasanın gücü sizin gücünüzdür. O güce inanın! Ona sığının. Sonuçta ne oluyorsa piyasalar yapıyor. Bunu unutmayın. Piyasaların kudretinden asla şüphe etmeyin.

3 – Ne olup bittiğinden haberdar olun

Piyasaların önemli bir özelliği de her şeyi görmesi, her şeyi bilmesi ve her şeye tepki vermesidir. Piyasalar her şeye tepki verdiği için gündemdeki konu neyse hemen piyasalara bağlayabilirsiniz. Fenerbahçe şampiyon mu oldu?

“Şampiyonluk sonrası piyasalarda olumlu hava”

diye bir başlık atabilirsiniz. No problem!

Çocuğunuz sünnet mi oldu?

“Sünnet sezonunun açılmasıyla, piyasalar medikal firmaları fiyatlıyor”

gibi bir şey söylerseniz çok da zorlama olmaz. Ama siz yine de sünnet olan kişi IMF başkanı falan değilse, piyasaları işe karıştırmayın.

İyi bir yorumcu olmak için, önemli siyasal gelişmeleri takip edin. FED’in ne yaptığını adınız gibi bilin. Para politikası kurulu toplandığında iki eliniz kanda da olsa faiz oranına ne oldu öğrenin. Büyük skandallar, ihaleler vb. gibi konularda da radarınız açık olsun. Ama korkmayın haberleri baştan sona okumanıza gerek yok.

Evet!

Bir piyasa yorumcusu olarak, günün 24 saatini haber sitelerinin resim galerilerinde bile geçirebilirsiniz. Sonuçta eğer bir şey yeterince önemliyse, piyasa o şeyin bir resim galerisi olmasını garanti eder.

Cidden!

Ne öğrendik? Ne olup bittiğinden biraz olsun haberdar olun. Çünkü her konuyu piyasalara bağlayacaksınız.

4 – Mutlaka ama mutlaka muğlak olun

Muğlaklık piyasa yorumcusunun en sadık dostudur. İş edinip piyasaları tanımaya, anlamaya kalksanız bile şunu göreceksiniz: Piyasaların, doların, avronun, altının falan ne yapacağını kestirmek oldukça güç. Nobelli ekonomi profesörleri bile piyasaların ne yapacağını öngöremiyor. Mesela, dolar koalisyona tepki veriyor olsa bile, dün verdiği tepki ile bugün verdiği birbirini tutmayabiliyor. Bu sebeple, kesinlikten kesinlikle kaçınmalısınız. Muğlaklık ikinci adınız olmalı.

Diyelim ki birisi size “X olursa dolar ne olur?” diye sordu. Ne yapacaksınız? Açıklayayım. Önce cevabı biliyormuş gibi konuya girin. Mesela şöyle diyebilirsiniz:

“X olursa ne olabileceğini zaten az çok tahmin edebiliyorsunuzdur…”

Bu girişle hem konuyu bildiğinizi göstermiş oldunuz, hem de bunu zaten herkesin bilebileceğini ima ederek, ikinci bir soru gelmesi ihtimalini bertaraf ettiniz. Ayrıca neye ne olacağını da söylemediğiniz için tamamen güvendesiniz. Şimdi, 3. adımda öğrendiklerinizi uygulayın. Bildiğiniz ne varsa kullanın. Mesela, lafa şöyle devam edebilirsiniz:

“Ancak FED’in kararını dikkatli yorumlamakta fayda var; tutanakların ikinci sayfasının üçüncü paragrafındaki belirsizlik vurgusu çok önemli, malum petrol fiyatlarındaki gelişmeler…”

Böyle devam edin. Bir yere varmanız gerekmiyor. Hatta mümkünse bir yere varmayın. Yorumlarınız yer çekimsiz ortamda dökülen mercimek çorbası gibi olsun.

Son olarak “piyasalar, piyasalar” diye konuşun ana hangi piyasalardan bahsettiğinizi mümkün olduğunca söylemeyin. Hatta daha da güzeli, hangi piyasalardan bahsettiğinizi siz bile bilmeyin. Birisi sizi zorlamazsa hangi piyasalardan bahsettiğinizi söylemeyin. Çok zorlanıp da belirli bir piyasadan bahsetmek zorunda kalırsanız, en kısa zamanda piyasalar edebiyatına geri dönün. Dedim ya, piyasalara inanın, ona sığının. O sizi korur!

5 – Konuyu teknik terimlerle süsleyin

Dolar yorumunuz harika oldu. Ancak, biraz daha prim yapmak istiyorsanız biraz teknik terim öğrenebilirsiniz. Parite, bant, ikili tepe formasyonu, çift dip formasyonu, vesaire gibi teknik terimleri kullanarak yapacağınız bir yorum çok daha etkileyici olacaktır. Konuya kısa bir giriş yapalım. Dolar grafiğine bakın, yukarı doğru gidiyorsa “dolardaki yukarı yönlü hareket” diye lafa başlayın. Sonra doların son üç aydır (gündür, yıldır, kafanıza göre takılın) geçmediği bir seviye belirleyin. Mesela 2.8’i geçmemiş olsun. Tamam. Şimdi eğer dolar grafiği buraya yaklaşıyorsa, “dolar 2.8 bandını zorluyor” diye devam edebilirsiniz. Grafikteki tepe ve dip noktalarına isim verin. İki tepe varsa, ikili tepe formasyonu, üç varsa üçlü formasyon… Konuyu anladınız. Bu konuda yaratıcı olabilirsiniz. Mesela, görseldeki “kusan deve formasyonunu” görebiliyor musunuz?

1095252_0f28687fa819d767a71c76b6343f1fe6

Kusan Deve Formasyonu*

Grafiklerde bulduğunuz formasyonları daire içine alın. “Buradaki formasyon önemli” deyin. Eğer bir TV programındaysanız, ekrana yansıyan grafiğe yapmadığınızı bırakmayın. Çizgiler çekin, grafiklerin belirli noktalarına “zoom” yapın, bir şeyi gösterirken başka grafikler açıp kapatın. Eliniz kesinlikle boş durmasın. Sonuçta bir şey söylemeyeceksiniz. Söyleyeceğiniz şey mealen şu olacak:

“Dolar artarsa, artar; artmıyorsa ya azalacaktır ya da aynı kalacaktır.”

Bunu ne kadar süslerseniz, o kadar iyi. Bir şey söylememiş olmanıza rağmen, çok şey söylemiş olduğunuz izlenimini yaratmanız lazım. Çünkü piyasa yorumculuğu bunu gerektirir!

6 – Bütün bildiklerini birleştirin ve köşe yazınızı hazırlayın

İlk 4 adımda piyasa yorumcusu oldunuz. Şimdi bunu gösterme zamanı. Hemen bir köşe yazısı taslağı çıkarın. Bu hafta neler oldu? Not edin. Örnek vereyim. Varsayalım ki gazetelerden şunları öğrenmiş olun: Yağmur yağmış, milletvekilleri yemin etmiş, koalisyon tartışmaları devam ediyormuş, Yunanistan’da bir şeyler olmuş, ABD’de 0,2’lik daralma olmuş, Dolar/TL kuru oynakmış, meclis başkanı seçilecekmiş, ABD istihdam verisi gelecekmiş, kaya gazı ihalesi yapılacakmış, vb.

Şimdi, bunları gönlünüzce birleştirin. Her şeyin piyasaları etkilediğini unutmayın. Düşük cümleler kurmayı dert etmeyin. Bu, piyasa yorumculuğunun olmazsa olmazlarındandır. Şimdi bir deneme yapalım. Mesela, şöyle bir şey yazabilirsiniz:

“Haftaya yağmurun verdiği ferahlık ve milletvekili yeminleriyle başlarken, piyasaların koalisyon konusundaki temkinli tavrı ve dış piyasalarda Yunanistan faktörü dışında önemli bir belirsizlik olmamasının da etkisiyle, ABD’den gelen 0,2’lik daralma haberinin çalkantısını olağandışı bir şekilde hissettik. Dolar/TL’deki tatlı ekşi oynaklık sizi endişelendirmesin. Meclis başkanının seçilmesiyle daha da belirginleşecek olan koalisyon seçenekleri piyasaya yön vermeye devam ederken, piyasalar ABD’den gelecek açıklamalara ve Çin’deki gelişmelere odaklanıyor olacak. İstihdam verisini beklerken, kaya gazı ihalesindeki son pürüzlerin giderilmesi ve bakır ihracatındaki gelişmelere dikkat etmekte fayda var. Merkez Bankası’nın şahin görünümlü kumru pozisyonunu hükümet belli olana kadar bozması beklenmiyor. Avro-dolar paritesindeki çapraz yönlü hareket ciddi ekonomik kararları ertelemenize neden olabilir. Ancak, doların 2.8 bandını zorlaması güç görünüyor. Böyle bir yukarı yönlü hareket geldiği takdirde, paritenin bundan etkileneceğini öngörmek zor değil. Paritenin değişmemesi durumunda, TL’nin avro karşısında da değer kaybetmesi beklenebilir. Forex’te kaldıracın büyüsüne aldanıp aceleci hareket etmemekte fayda var. Malum yaz ayları.”

Oldu gibi. Tabii bu ham metin üzerinde biraz daha çalışmak gerekiyor ama mantık bu. Gerisini siz halledersiniz. Yorumunuzu tamamlayınca, dikkat etmeniz gereken son bir şey var. Yanlışlıkla bunu bir gazetenin astroloji sayfasına göndermeyin. Sayıların ve grafiklerin olduğu bir finans sayfasında yayınlanması lazım. Gerisini piyasalar halleder.

Kolay gelsin.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Not.

* Görseli Twitter’da @BKBrianKelly paylaştı. https://goo.gl/9kr78f


Bu yazı daha önce 25.06.2015 tarihinde Business HT‘de yayınlanmıştır. 

2014 Nobel Ekonomi Ödülü’nden alınacak 7 ders

Jean_Tirole

2014 Nobel Ekonomi Ödülü’nü, Fransız iktisatçı Jean Tirole aldı. Ödül, Tirole’ün “piyasa gücü ve regülasyon” konularındaki katkıları nedeniyle verildi. Tirole’ün katkılarını kısa bir yazıda özetlemek neredeyse imkânsız. Bu sebeple, Tirole’ün iktisada katkı yaptığı alanları anlatmak yerine, Tirole’ün çalışmalarından çıkarabileceğimiz 7 temel dersi özetlemeye çalışacağım.

(1) Piyasalar her zaman etkin bir şekilde işlemez

Piyasalar, çoğu zaman iktisattaki tam rekabet idealinden oldukça uzaktır. Elektrik piyasası, taksi piyasası, telekomünikasyon piyasası gibi piyasalarda tam rekabet koşulları genellikle oluşmaz. Bazı piyasalara tek bir firma hâkimdir. Bazılarında az sayıda firma vardır. Diğer piyasalarda ise firmalar, birbirinin aynısı olan ürün ve hizmetler üretmez. Bunlara ek olarak enformasyon akışındaki aksaklıklar, firmaların üretim sürecinde çevreyi kirletmesi gibi dışsallıklar, sosyal fayda sağlayacak mal ve hizmetlerin serbest piyasada üretilmemesi gibi pek çok aksaklık nedeniyle gerçek piyasalar tam rekabet idealinden uzaklaşır. Jean Tirole’ün Nobel Ödülü’nü almasının nedenlerinden biri aksak rekabet koşullarını daha iyi anlamamıza yaptığı katkıdır.

(2) Aksak rekabet koşullarını anlamak önemlidir

Tıpkı tam rekabette olduğu gibi, aksak rekabetin olduğu piyasalarda da firmaların temel amacı (genellikle) daha fazla kâr elde etmektir. Ancak tam rekabetçi piyasalarda tüketicinin lehine işleyen bu kâr güdüsü, aksak rekabette tüketicinin aleyhine sonuçlar ortaya çıkarabilir. Tam rekabetin aksine, aksak rekabette firmaların piyasa gücü vardır. Mesela, fiyatları belirleyebilirler. Bu sayede, ürün ve hizmetlerini tam rekabete kıyasla çok daha yüksek fiyatlardan satabilirler. Dolayısıyla, bu piyasaların devlet tarafından düzenlenmesi, mesela devletin fiyatlara müdahale etmesi, sosyal faydayı arttırabilir. Devlet, taksimetre tarifesini, kredi kartı minimum ödeme oranını veya internet bağlantı ücretlerini belirlemek gibi müdahalelerle tüketici refahını arttırabilir veya piyasaların daha iyi işlemesini sağlayabilir. İktisat teorisi, tüketicilerin ve firmaların aksak rekabet koşullarında nasıl davranacağı inceleyerek, devletin bu piyasalara nasıl müdahale edebileceğini anlamamıza yardım eder. Jean Tirole’ün önemli bir katkısı, aksak piyasaların nasıl işlediğini daha iyi anlamamızı sağlamış ve bu piyasaların düzenlenebilmesi için gerekli teorik çerçeveyi kurmuş olmasıdır. Yani Jean Tirole, piyasa gücünü ve devlet düzenlemelerini (regülasyon) daha iyi anlamamızı sağladığı için Nobel’e layık görüldü.

(3) Devlet düzenlemeleri gereklidir ancak zordur

Jean Tirole, devlet düzenlemelerini tasarlamanın oldukça zor olduğunu da göstermiştir. Devletin veya düzenleyici kamu otoritelerinin işe yarar bir düzenleme yapabilmesi için piyasanın yapısı hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Ne var ki, düzenlemeye konu olacak firmalar çoğu zaman piyasanın işleyişi ve maliyetler konusunda devletten daha fazla bilgiye sahiptir. Gerek aksak işleyen piyasalar düzenlenirken, gerekse kamu ihaleleriyle özel firmalara iş verilirken, devlet bu enformasyon/bilgi eksikliği sorunu ile karşı karşıyadır. Jean Tirole’ün çalışmaları, bu sorunun önemini ve etkili bir devlet düzenlemesinin zorluğunu daha iyi kavramamızı sağlamıştır.

(4) Devlet düzenlemeleri piyasaya özgü olmalıdır

Devlet düzenlemelerinin zor olmasının önemli bir nedeni de her sektörün, her piyasanın farklı olmasıdır. Belirli bir piyasada düzenleme yapabilmek için bu piyasanın işleyişi ile ilgili detaylı bilgiye ihtiyaç vardır. Genel geçer ilkelerle piyasalara müdahale etmek her zaman mümkün değildir. Jean Tirole’ün çalışmaları özellikle bu vurguyu yaptığı için önemlidir ve Nobel ödülüne layık görülmüştür. Jean Tirole, telekomünikasyon piyasası ve finansal piyasalar gibi piyasalarla ilgili incelemelerinde devlet düzenlemelerinin başarısının piyasaya koşullarına ve bu piyasalardaki firma ve tüketicilerin davranışlarına bağlı olduğunu göstermiştir. Devlet düzenlemelerinin piyasaya özgü olması gerektiğini vurgulamıştır.

(5) Kötü devlet düzenlemeleri maliyetlidir

Piyasa koşulları ve piyasadaki aktörlerin müşevvikleri dikkate alınmadan yapılan düzenlemeler toplum için maliyetlidir. Devlet müdahaleleri iyi tasarlanmadığı takdirde, kamunun değil, belirli firmaların işine yarayan sonuçlar ortaya çıkarabilir ve sosyal faydayı azaltabilir. Jean Tirole, bu genel sonucu destekleyen pek çok çalışma yapmış ve bu türdeki pek çok çalışmaya katkı yapmıştır.

(6) Kötü devlet düzenlemeleri yolsuzluğa neden olabilir

Jean Tirole’ün Jean-Jacques Laffont ile birlikte yaptığı bir çalışma, sosyal faydayı amaçlayan yüksek devlet otoritesi, devlet düzenlemesine aracılık edecek düzenleyici kuruluş ve düzenlemeye tabii olan firma arasındaki ilişkiyi inceleyerek düzenleme tuzağı (regulatory capture) olarak anılan olguyu daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Firmaların piyasanın işleyişini ve maliyetleri devletten daha iyi bildiğini daha önce söylemiştim. Düzenleyici kuruluş da süreç içinde firmanın ve piyasanın yapısıyla ilgili detaylı bilgiye sahip olur. Her ikisi de piyasayı yüksek devlet otoritesinden daha iyi bildikleri için, düzenleyici kuruluş ve firma işbirliği yaparak yüksek devlet otoritesinden bilgi saklayabilir ve böylece enformasyon rantını paylaşabilirler. Örneğin hükümet, belediyelere ihale düzenleme veya denetleme yetkisi verdiğinde, belediye yetkilileri hükümetten bilgi saklayarak enformasyon rantını paylaşabilirler. Özetle, yüksek devlet otoritesinin düzenleyici kuruluşlara güvenmesi için bir sebep yoktur. Bu sorunu dikkate almayan devlet düzenlemeleri veya müdahaleleri, sosyal faydayı arttırmadığı gibi, bir tür yolsuzluk ilişkisine yol açarak toplumun refahını azaltabilir.

(7) Devletin amacı sosyal faydayı arttırmak olmalıdır

Jean Tirole, çalışmalarının çoğunda firmaların kâr peşinde koştuğunu ancak yüksek devlet otoritesinin sosyal faydayı arttırmayı amaçladığını varsayar. Tirole, devletinin bu amaca ulaşmasının zor olsa da mümkün olduğunu göstermiş ve bunun için gerekli teorik çerçeveyi sunmuştur. Sadece bunu yapmış olması bile Nobel’i hak ettiğinin bir kanıtı olarak düşünülebilir.

Yüksek devlet otoritesi, doğru mekanizmaları tasarlayarak, kamu ihalelerinin maliyetini düşürüp ürünlerin kalitesini arttırabilir, düzenleyici kuruluşların firmalarla işbirliği yapıp sosyal faydayı azaltmasını engelleyebilir, aksak rekabetin zararlarını azaltabilir ve özelleştirmelerin belirli çıkar gruplarına değil topluma hizmet etmesini sağlayabilir. Tüm bunların olması için, yüksek devlet otoritesinin sosyal faydayı arttırmayı amaçlıyor ve Jean Tirole gibi iktisatçıların söylediklerine kulak veriyor olması gerekir. Yüksek devlet otoritesi, kendi çıkarları peşinden koşarsa veya belirli çıkar gruplarına hizmet ederse, bunların hiçbiri olmaz. Nobel ödülünden alacağımız derslerin de bize hiçbir faydası kalmaz.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Not: Jean Tirole’ün katkılarıyla ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için küçük bir okuma listesi hazırladım: Nobel Ekonomi Ödülü Okumaları


Bu yazı daha önce Wall Street Journal‘da yayınlanmıştır.


Görsel: Prix Nobel d’économie 2014