10 soruda GSYH’nın kısa ama şefkatli tarihi

Bu blogda daha önce yayınlanan “10 Soruda GSYH ile ilgili bilmek istedikleriniz!” başlıklı yazı, Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ile ilgili bazı temel soruları cevaplamaya çalışıyordu. Ne var ki, o yazıda cevaplanmayan önemli bir soru vardı: GSYH kavramı nasıl ortaya çıktı, nasıl uyduruldu ve bunun bizim için önemi ne? Bu yazıda bu sorulara cevap vereceğiz.

1. GSYH’nın “uydurulmuş” bir kavram olması ne demek?

Diane Coyle, GDP (GSYH) başlıklı kitabında,* GSYH’nın “uydurulmuş” bir kavram olduğunu söylüyor. Ama bunu söylerken kötü bir şey ima etmiyor. Söylediği şu: Her iktisadi kavram gibi GSYH da iktisatçıların tanım ve varsayımları ile şekilleniyor. Bu önemli, çünkü GSYH’yı nasıl tanımladığımız, GSYH’nın ne kadar büyük olacağını, dolayısıyla bir ülkenin ne kadar zengin ve gelişmiş görüneceğini de belirliyor.* Tahmin edebileceğiniz gibi, bu sebeple, GSYH’nın tanımı siyasetten de bağımsız değil. Siyasetçilerin amaçları, GSYH’nın şekillenmesinde (uydurulmasında) önemli bir rol oynamış.

2. GSYH ne zaman uydurulmuş?

GSYH, pek çoğumuzun sandığından daha yeni bir kavram. Daha önce milli gelir hesaplama girişimleri olduysa da bildiğimiz anlamıyla GSYH, 1930’larda ortaya çıkmaya başlamış. Bugün kullandığımız GSYH tanımı, tarihteki iki önemli olayın etkisinde ortaya çıkmış: 1930’lardaki Büyük Ekonomik Bunalım ve 2. Dünya Savaşı. GSYH’nın neden bugün kullandığımız şekilde tanımlandığını (uydurulduğunu) anlayabilmek için GSYH’nın tarihine bakmak gerekiyor.

3. Peki öyleyse, GSYH hesaplama ihtiyacı nasıl doğmuş?

Dediğim gibi, milli gelir hesaplama çalışmaları daha önce de yapılmış ama Büyük Bunalım’la birlikte milli geliri tutarlı bir biçimde ölçme ihtiyacı artmış. Ekonomik bunalımın etkisiyle, “Ekonomik çöküşün boyutu nedir?”, “Bunalımdan çıkmak için neler yapmak lazım?” gibi soruları cevaplamak önem kazanmış. Ekonominin toplam büyüklüğünü ve yapısını gösteren istatistiklere talep artmış.

4. Bugün tanımladığımız haliyle GSYH’yı kim bulmuş?

Tek bir isim vermek zor, çünkü GSYH kavramının gelişmesinde pek çok iktisatçının payı var. Kuramsal olarak ekonominin dengesini ölçme fikri, François Quesnay’ın Tableau Economique (Ekonomi Tablosu) adlı eserine (1758’e) kadar geri götürülebilir.* Bu fikrin uygulamaya konması ve üretimin planlanması için bir girdi-çıktı tablosu oluşturulması ise 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde V. G. Groman ve P. I. Popov’un katkılarıyla gerçekleştiriliyor.* Daha sonra 1930’larda İngiltere’de Colin Clark ve ABD’de de Simon Kuznets milli gelir muhasebesine ve GSYH hesaplamasına önemli katkılar yapmışlar. Bu iki isim arasında, Kuznets biraz daha öne çıkıyor. Kuznets, 1934’de Kongre’ye sunduğu raporda ABD’nin milli gelirini hesaplamış ve milli gelirin 1929 ile 1932 arasında neredeyse yarı yarıya azaldığını göstermiş.* Colin Clark’ın öğrencisi olan Richard Stone ise çift kayıtlı muhasebe sistemini milli gelir hesaplarıyla buluşturmasıyla ve milli gelir hesaplamasındaki uluslararası standartların hazırlanmasına yaptığı katkılar ile tanınıyor. Her ne kadar, GSYH’yı şu kişi bulmuştur diyemesek de Simon Kuznets ve Richard Stone’un isimlerini hatırlamakta fayda var. Çünkü bu isimler GSYH’nın bugünkü şekliyle hesaplanmasına önemli katkılar yapmışlar. Kuznets’in milli gelirin hesaplanmasına yaptığı katkılar için 1971’de,* Stone’nun ise milli hesaplar sistemine yaptığı katkılar için 1984’de* Nobel Ödülü aldığını da hatırlatayım.

Simon Kuznets’in GSYH’nın tarihi açısından ayrı bir önemi var. Çünkü Kuznets, milli gelirin ve GSYH’nın, refahı ölçmesi gerektiğini savunmuş. Ne var ki, 2. Dünya Savaşı sırasında iktisatçılar ve politikacılar, refahın değil, her türlü üretimin değerinin ölçülmesinin daha uygun olduğuna karar vermişler.

5. GSYH’nın neyi ölçmesi gerektiğine nasıl karar verilmiş?

Dünya Savaşı’ndan önce tanımlandığı şekliyle milli gelir veya GSYH, savaş harcamalarının, özel tüketimi azalttığını dolayısıyla da ekonomiyi küçülten bir etkiye sahip olduğunu varsayıyormuş. ABD’nin Avrupa’da savaşa dâhil olmasıyla birlikte, ülkenin kıt kaynakları savaş ihtiyaçlarının üretilmesi için kullanılmaya başlanmış. Yani sivillerin refahını arttırmak için kullanılabilecek kıt kaynaklar, askeri üretim için tahsis edilmiş. Bu gelişmelerle birlikte iki soru da önem kazanmış: (a) Savaş harcamaları nasıl karşılanacak? (b) Savaş harcamaları ekonomiye nasıl etki ediyor? Bu sorulara cevap verebilmek için savaş için yapılan üretimin ve savaş harcamalarının ölçülmesi gereği doğmuş. Tabii, milli gelirin veya GSYH’nın neyi ölçmesi gerektiği tartışmaları da hararetlenmiş.

Bu tartışmaların boyutu ve önemi, dönemin ABD Ticaret Bakanlığı Milli Gelir bölümü şefi Milton Gilbert’in 1942’de yayınladığı “Savaş Harcamaları ve Milli Üretim” başlıklı makalede kolaylıkla görülebilir. Gilbert, Pearl Harbor sonrası artan savaş harcamalarının, iktisadi faaliyetleri büyük bir ölçüde arttırdığını düşünüyormuş. Bu sebeple, bu harcamaların milli gelir hesabında dikkate alınmamasını eleştirmiş. Mealen demiş ki, “milli gelirin bu şekilde hesaplanması, iktisadi faaliyetlerin gerçek karakterini göstermez ve ekonomi politikasını uygun bir şekilde yönlendiremez.”* Bu katkısı nedeniyle, Milton Gilbert’i de GSYH’ya yön veren iktisatçılar listesine ekleyebiliriz.

6. Yani, savaş ekonomisi GSYH’ya son halini vermiş, öyle mi?

Öyle. 1942’de yayınlanan ABD Gayrı Safi Milli Hasıla (GSMH) istatistikleri savunma ve savaş harcamalarını içerecek şekilde hazırlanmış. Simon Kuznets milli gelirin bu şekilde hesaplanmasına itiraz etmiş ve bu yaklaşımı eleştirmiş. Ne var ki, tartışmada kaybeden taraf Kuznets olmuş. Özetle GSYH, refahı arttırıp arttırmadığına bakılmadan, tüm üretim faaliyetlerini ölçen bir kavram olarak yerleşmiş.*

7. Peki ya Kuznets kazansaydı?

Eğer tartışmayı Kuznets kazansaydı, belki de bugün siyasetçiler miting konuşmalarında, TOKİ konutlarını, duble yolları veya kamunun harcadığı “katrilyonları” falan değil, insanların refahını, mutluluğunu ve özgürlüğünü konuşuyor olacaktı! 2023’te en büyük ilk on ekonomiden biri olmak, savaş gemisi yapmak, milli tank üretmek, savunma sanayini geliştirmek ve çılgınca projeleri hayata geçirmek gibi hedeflerimizi bir de bu bağlamda değerlendirmekte fayda var.

8. Siyaset ve savaş GSYH tanımını, GSYH tanımı da ekonomi politikalarını şekillendirmiş, öyle mi?

Biraz öyle. Diane Coyle’ya göre, Kuznets’in bu tartışmayı kaybetmesi, GSYH hesaplamaları için bir dönüm noktası olduğu kadar, ekonomi politikaları açısından da bir dönüm noktası olarak kabul edilmeli.* Eğer kamu harcamaları GSMH ve GSYH hesaplamalarına bu şekilde girmeseymiş, kamu harcamalarıyla iktisadi büyüme sağlanabileceği fikri de hızlı bir şekilde gelişmeyebilirdi. GSYH’nın tanımı, kamunun ekonomide oynayacağı rolün büyük ölçüde belirlenmesine sebep olmuş. Bugün ekonomiyle ilgili raporlarda “büyümenin ana kaynağı kamu harcamaları oldu” diye bir şey okuduğumuzda bunu yadırgamıyoruz. Ama aslında GSYH’nın tarihini hatırlayıp, kamu harcamalarının refah arttıran bir büyümeye yol açıp açmadığı sorusunu aklımızda tutmamızda fayda var. Tabii gelir dağılımını bozan veya refahı azaltan kamu harcamalarıyla ve politikalarıyla “büyümek” istemiyorsak.

9. Her şey iyi güzel de bütün iktisat kavramları “uydurulmuş” değil mi?

Evet. GSYH da bütün diğer iktisat kavramları gibi iktisatçıların tanımladığı ve uydurduğu bir şey. Ancak, politikacılar GSYH’yı fetiş seviyesinde sevdikleri için, bu kavramın kapsamı, sınırları ve eksiklikleri pek çok diğer kavramınkinden daha önemli. “Uydurduğumuz” GSYH kavramı, ekonomi politikalarını ve dolayısıyla da günlük hayatımızı derinden etkiliyor. Gündemdeki faiz tartışmalarını düşünün. Amacımız ne olmalı? Kısa dönemde GSYH’yı arttırmak mı, yoksa uzun dönemde refahımızı arttıracak istikrarlı bir kalkınma sağlamak mı? Faizlerle oynayarak kısa dönemde GSYH’yı arttırmak isteyen siyasetçileri destekleyip desteklemeyeceğinize kadar vermeden önce, bu politika tercihinin refahınızı nasıl etkileyeceğini bilmek istemez miydiniz? Ekonomi dünyası, 2. Dünya Savaşı sırasında şekillenen bir kavram olan GSYH’ya bu kadar odaklanmış olmasaydı, belki de ekonomi politikalarının refah etkilerini daha fazla tartışıyor olurduk. Her şeye rağmen, en azından “uydurduğumuz” bu kavramın sınırlarını ve eksikliklerini bilerek hareket edebiliriz. GSYH bir amaç değil, bir gösterge. Neyi gösterdiğini bilirsek, “uydurulmuş” olmasının fazla bir önemi kalmaz.

10. Bu konuda daha çok okumak isteyenler için bir önerin var mı?

GSYH ile ilgili bu temel soruların cevaplarını vatandaşlık bilgisi kapsamında değerlendirmemiz gerekiyor, çünkü GSYH hayatımızı etkileyen ekonomi politikalarına yön veren bir kavram. Bugüne kadar GSYH ile ilgili sayısız kitap, rapor ve teknik doküman yayınlandı. Ancak, bu yayınlardaki teknik detaylar iktisatçı olmayanların konuya ilgisiz kalmasına neden oluyordu. Üstelik, bu yayınların neredeyse tamamı çok sıkıcıydı. İşi gereği GSYH ile uğraşmayanların, zaman ayırıp da okuyacağı şeyler değildi. Princeton Üniversitesi, 2014 başında yayınladığı bir kitapla bu durumu değiştirdi. Artık, hemen herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir GSYH kitabı var: GDP: A Brief But Affectionate History (GSYH’nin kısa ama şefkatli tarihi).* Kitabın yazarı, Diane Coyle. Ben de bu yazıyı yazarken büyük ölçüde Diane Coyle’nin kitabından faydalandım. Hararetle tavsiye ederim.

Eğer okumadıysanız, daha önce yayınlanan “10 Soruda GSYH ile ilgili bilmek istedikleriniz!” başlıklı yazıyı da okuyabilirsiniz.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Not: Bu yazı daha önce Wall Street Journal Türkiye’de yayınlanmıştır.

 

Reklamlar

Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!

 

Evdeki iktisat kitaplarından hangilerini yakayım diye düşünerek kütüphanemi tararken, Fransız iktisatçı Frédéric Bastiat’ın 1848’de yayınlanan Görünen ve Görünmeyen başlıklı yazısını buldum. Bakın, Bastiat yazının hemen girişinde ne diyor: Ekonomi alanında, bir eylemin, tek bir etkisi yoktur, bir dizi etkisi vardır. İlk etki hemen görünen sonuçtur. İlk bakışta görünmeyen diğer etkiler ise zamanla kendini gösterir. Eğer ilk etki güzel bir sonuç ortaya çıkarıyorsa, kötü iktisatçılar, daha sonra ortaya çıkabilecek büyük zararları göz ardı ederek bu küçük olumlu sonucun peşine düşer. İyi iktisatçılar ise, görünmeyen etkileri de dikkate almaya gayret eder; kısa dönemli çıkarların yerine uzun dönemli çıkarları hedeflerler. Özetle diyor ki, ekonominin karmaşık bir sistem olduğunu unutmayın, politika önerecekseniz ilk bakışta göremediğiniz pek çok ekti mekanizması olabileceğini göz ardı etmeyin.

“Camı indirelim, ekonomiyi canlandıralım”

Bastiat, bunu anlatabilmek için, kırılan bir camının hikâyesini anlatıyor. Soru şu: Diyelim ki top oynayan çocuklar bir esnafın pencere camını kırdı, bunun ekonomi için iyi bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? İlk akla gelen cevap şu: Esnafın camı kırılınca, bunu yaptırmak camcıya para verecek. Camcının geliri artacak ve böylece eline geçen parayı, başka şeyler almak için, hatta belki de işini büyütmek için kullanacak. Camcının harcadığı para da başka esnafa gidecek ve bu zincir sayesinde ekonomi canlanacak. Yani, evet esnafın camı es kaza kırılırsa ekonomi canlanır. Eğer bu doğruysa, cam kırılınca ekonomi canlanıyorsa, bunu gören aklı evvel biri – mesela bir okul müdürü – çıkıp, ekonomiyi canlandırmak için bir tim oluşturmayı ve esnafın camını çerçevesini indirmeyi önerebilir.

Ama durun, acele etmeyin. Bastiat diyor ki, camcının işlerinin iyileşmesi ancak ilk akla gelen görünen etki olabilir. Camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım demeden önce, ekonomideki diğer etkileri de dikkate almamız lazım. Gelin düşünelim: Esnafın camı kırılmasaydı, camı tamir ettirmek için harcayacağı parayı başka bir şey için harcayacaktı. Belki bir çift ayakkabı alacaktı. Cam kırıldığı için ayakkabı için ayırdığı parayı camcıya vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla, camcının geliri arttı ama ayakkabıcı da elde edeceği gelirden oldu. Camın kırılması, camcı cephesinde canlanma yaratırken, ayakkabıcı cephesinde durgunluğa sebep oldu. Üstelik esnaf camı tamir ettirerek sadece olanı yerine koydu, refahında bir değişiklik olmadı. Hâlbuki camı kırılmasaydı, yeni bir ayakkabı alacaktı. Belki de daha huzurlu ve mutlu bir esnaf olacak ve müşterilere daha iyi hizmet verecekti. Belki de o ayakkabıyı alsaydı, ekonominin canlanmasına camcıdan daha büyük bir katkı yapacaktı. Camı kırılınca, bu katkıyı da yapamadı… Özetle, camların kırılması ekonomik canlanmaya neden olmayabilir, hatta ekonomiye zarar bile verebilir.

Eğer Bastiat’ı dinlemeyip, sadece ilk görünen etkiyi dikkate alsaydık, “haydi camları kıralım, ekonomiyi canlandıralım” diyecek; esnafın camını çerçevesini indirmeye kalkacaktık. İyi ki Bastiat’ı dinledik de böyle bir şey yapmadık! Demek ki bu Bastiat, esnaf dostu güzel bir insan. Onu dinlemekte fayda var.

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!”

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisi de şüpheli bir şekilde “camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisine benziyor. Bu sebeple Bastiat’ı dinleyip, faiz indiriminin ilk bakışta görünmeyen diğer etkilerini de düşünmemizde fayda olabilir.

Tıpkı cam kırmanın ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi olduğu gibi, düşük faizlerin de ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi var. Ama bu ilk akla gelen, görünen etki. Faizleri indirmenin, bunun dışında başka etkileri de olabilir. Mesela, düşük faiz, fiyatları etkileyebilir ve enflasyonist bir baskı oluşturabilir. Enflasyon ise büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Bunu dikkate almamız lazım.

Biliyorum aranızda, faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu düşünenler var. Eğer böyle düşünüyorsanız, siz de düşük faizin ilk bakışta görünmeyen başka etkileri olup olmadığını düşünmeye çalışın. Mesela, faiz indirimi, yabancı sermayeyi etkileyebilir mi? Evet. Düşük faizler nedeniyle gerçekleşebilecek bir sermaye çıkışı, büyüme hevesimizi kursağımızda bırakabilir. Buna ek olarak, tasarrufların yetersiz olduğu bir ekonomide, düşük faizin, yerli girişimcilerin yurt dışından borçlanma imkânlarını nasıl etkileyeceğini düşünebilirsiniz. Bunu dikkate almak lazım, çünkü almazsak yatırımları arttırayım derken azalmasına neden olabiliriz. Başka? Faiz (ve enflasyon) döviz kurları üzerinde de etkili olabilir. Düşük faiz politikasıyla paramızın değer kaybetmesine neden olursak, yatırım yapacakların yurt dışından satın alacakları girdileri almaları güçleşebilir. Dolayısıyla, yatırım yapmanın maliyeti artabilir. Bu da iktisadi büyüme hedefine ulaşmamızı güçleştirebilir.

Yani, faizi indirelim ekonomiyi canlandıralım derken, tıpkı camları indirelim ekonomiyi canlandıralım diyenler gibi bir tuzağa düşüyor olabiliriz. Her iki durumda da indirme eyleminin birden fazla etki kanalı var. Bastiat, bu etki kanallarını dikkate almadan ekonomi hakkında konuşmamak gerektiğini salık veriyor.

Yapısal Reformlar Falan

Bastiat’ı dinlediğimizde anlıyoruz ki, bu faiz politikası işi, ilk göründüğü kadar kolay bir iş değil. Hem zaten amaç iktisadi büyüme ise, bunu neden düşük faizle gerçekleştirmeye çalışıyoruz ki? İktisadi büyümeyi sağlamanın daha iyi yolları olabilir. Mesela, üretkenliği arttırmaya ne dersiniz? Teknoloji, yenilik, eğitim reformları nasıl olur? Peki ya Daron Acemoğlu’nun önerisini dinleyip, kapsayıcı kurumları geliştirmeye ne dersiniz? Özetle, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, demokrasi… Durun bir dakika lütfen. Şimdi fark ettim, bir algı operasyonuna kurban gittim. Esnafın camından her nasılsa hukukun üstünlüğüne geldim. Galiba beynim hacklendi. PC çöktü.

Bu Bastiat denen adam kim? Amacı ve maksadı belli bir Fransız iktisatçı. Çıkmış bize “diğer etkileri dikkate aldınız mı?” diye ahkâm kesiyor. Sen nereden bileceksin! 1800’lerde yaşamış insansın. Modern ekonomiyi anlama noktasında zayıf olduğun açık. Benim esnafım, benim yatırımcım ucuz kredi istiyor. Niye istiyor? Yatırım yapacak! Bunun için de faizlerin düşmesi lazım. Sen işine bak! Ha esnafın camının çerçevesinin kırılma noktasında gereken en sert tedbirleri de alırız. O konuda için çok rahat olsun.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Ek okumalar:

Yazıda bahsi geçen metin:

Tim Harford, The Undercover Economist Strikes Back başlıklı kitabında Bastiat’ın örneğini güzel bir şekilde anlatıyor. Harford’un kitabını makroekonomiyle ilgilenen herkese öneririm.

  • Harford, Tim (2014). The Undercover Economist Strikes Back: how to run – or ruin – an economy. New York: Riverhead Books.

Bu yazı daha önce 24/02/2015 tarihinde Açık Ekonomi’de yayınlanmıştır.


Görsel: https://flic.kr/p/jT1Kn

10 soruda GSYH ile ilgili bilmek istedikleriniz!

2023 hedeflerinden biri, Türkiye’yi dünyanın en büyük Gayrı Safi Yurtiçi Hasılasına (GSYH’sına) sahip ilk on ekonomiden biri haline getirmek. Siyasetçiler ve iktisatçılar bize GSYH’nın artmasının iyi bir şey olduğunu söylüyor. Gazeteler hemen her gün GSYH’den ve GSYH’nin büyümesinden bahsediyor. Peki, nedir bu GSYH? Neyi ölçer?

1. GSYH nedir?

Gayrisafi Yurtiçi Hasıla, belirli bir dönem (mesela, 1 yıl) içinde, yurt içinde üretilmiş nihai mal ve hizmetlerin piyasa değeridir. Örneğin, Türkiye’nin GSYH’sı, Türkiye’de bir yıl içinde üretilen tüm mal ve hizmetlerin piyasa değerini ifade eder. Ya da bir yıl içinde Türkiye’de üretilen mal ve hizmetlere yapılan harcamaların, yani tüketim, yatırım ve kamu harcamalarının toplamı olarak düşünülebilir. Gayrisafi denilmesinin nedeni, aşınmayı ve eskimeyi dikkate almamasıdır. GSYH genellikle bir ülkenin toplam gelirinin bir ölçütü olarak kullanılır.

2. GSYH her üretimi, her iktisadi faaliyeti ölçer mi?

GSYH, her üretimi, her iktisadi faaliyeti ölçmez. Örneğin, evde kendi başınıza yaptığınız ve tükettiğiniz şeyler (yemek, temizlik vb.) GSYH’de dikkate alınmaz. Gönüllü olarak verilen, bakım hizmetleri gibi hizmetler de GSYH hesabında dikkate alınmaz. Akdeniz’deki balık sayısının artması, zıpkınla avlayıp eve götürdüğünüz balık sayısını arttırabilir ama bu GSYH hesaplamasında dikkate alınmaz. Dolayısıyla, Türkiye’nin milli gelirini arttırmaz. Öte yandan, balık çiftliklerindeki balık sayısı artınca, bu GSYH hesaplanırken dikkate alınır ve milli geliri arttırır (ESA2010*, 3.07).

3. GSYH, bedelsiz sağlanan, piyasada satılmayan şeyleri içerir mi?

Evet. Her ne kadar sizin evde yemek veya temizlik yapmanız dikkate alınmasa da piyasada satılmayan veya para karşılığı sunulmayan bazı ürün ve hizmetler GSYH’nın hesaplanmasında dikkate alınır. Örneğin, çiftçilerin kendi tüketimleri için yaptıkları üretim veya imece usulü yapılan inşaatlar dikkate alınır. Kamu kurumlarının bedelsiz sağladığı kamu hizmetleri de GSYH kapsamına girer. Bunlar için bir piyasa fiyatı oluşmadığı için, hesaplama maliyetler üzerinden yapılır (SNA2008*, 2.59, 6.130). Örneğin, kamu eğitim hizmeti, eğitim faaliyetlerinin maliyeti dikkate alınarak GSYH’ya eklenir. Yani GSYH hesaplanırken her şeyin değeri piyasa fiyatlarıyla hesaplanmaz. Piyasa için üretim yapmayan pek çok dernek, vakıf, kulübün bedelsiz olarak sağladığı hizmetlerin değeri GSYH hesaplamasında yerini bulur.

4. Uyuşturucu üretimi, kaçakçılık gibi yasal olmayan faaliyetlerin artması milli geliri arttırır mı?

Şaşıracaksınız ama evet! GSYH hesaplanırken, üretilen şeyin yasal bir şekilde üretilip üretilmediğine bakılmaz. Dolayısıyla, yasal olmayan iktisadi faaliyetler GSYH hesaplamasında dikkate alınır. Uyuşturucu üretimi, kumar ve fuhuş gibi yasa dışı faaliyetler ve yasalara uygun olmayan şekilde üretilen ürünler ve hizmetler arttığında (diğer şeyler aynıyken) GSYH de artar (SNA2008*, 3.96, 6.39, 6.42, 19.35, 25.25, 25.31; ESA2010*, 3.8, 11.26; TÜİK2012*, 1.1.4).

Benzer bir şekilde (diğer şeyler aynıyken) kayıt dışı ekonominin büyümesi de GSYH’yi arttırır. GSYH hesaplanırken, tıpkı yasa dışı iktisadi faaliyetler gibi, kayıt dışı iktisadi faaliyetler de dikkate alınır. Daha doğrusu kayıt dışı mal ve hizmet üretiminin boyutu tahmin edilmeye çalışılır (SNA2008*, 25. Bölüm, TÜİK2012*, 1.1.4).

5. GSYH’yı hesaplamak zor ve karmaşık bir iş midir?

Evet, hem de çok! GSYH’yı hesaplayabilmek için neyin ne kadar üretildiğini tespit etmek ve hangi malın/hizmetin kaç liradan satıldığını belirlemek gerekir. Piyasa dışı üreticilerin ürünleri içinse maliyetleri hesaplamak gerekir. Bunlar yapılırken, her malın üretiminde kullanılan ara malların değerinin de hesaplanmasına ihtiyaç vardır. Hizmetlerin değerinin ölçülmesi ise hizmetlerin tanımlanmasındaki ve ölçülmesindeki zorluklar nedeniyle apayrı bir derttir.

GSYH’nın hesaplanmasındaki zorluklar nedeniyle, TÜİK gibi istatistik kuruluşları, karmaşık hesaplama yöntemleri kullanır. Tüm iktisadi faaliyetleri ölçmek imkânsız olduğu için verilerin bulunamadığı veya eksik olduğu yerlerde de tahminler yapılır. Anketler, sayımlar yapılır, idari kayıtlar incelenir, mal akımları takip edilir, farklı kaynaklardan gelen veriler hataları ayıklamak için karşılaştırılır, dolaylı yöntemler kullanılarak kayıt dışı faaliyetlerin izi sürülür… Özetle, GSYH, ancak meşakkatli bir sürecin sonunda hesaplanabilir.

TÜİK, GSYH hesaplamasını yaparken Birleşmiş Milletler’in Ulusal Hesaplar Sistemi’nin (SNA) sınıflamasını kullanıyor. İstatistikleri Avrupa Hesaplar Sistemi’ne (ESA95) uygun olarak hazırlıyor. Bunlar ülkelerin verilerinin karşılaşStırılabilir olması için kullanılan standartlar. GSYH hesaplama işinin ne kadar detaylı, kapsamlı ve karmaşık bir iş olduğunu anlamak için BM’in Ulusal Hesaplar Sistemi’ne (SNA2008’e) bakmak yeterli.* 772 sayfalık bir dokümandan bahsediyorum! Son Avrupa Hesaplar Sistemi belgesi (ESA2010) ise 688 sayfa!* Hesaplamaların nasıl yapıldığı ile ilgili özet bir doküman arıyorsanız, 2012 yılında TÜİK’in yayınladığı “Üretim ve Harcama Yöntemi ile GSYH tahminler: Kavram, Yöntem ve Kaynaklar”* başlıklı 91 sayfalık belgeye bakabilirsiniz. Bu belgeleri incelediğinizde göreceğiniz şey şu: GSYH hesaplamak oldukça karmaşık bir iştir.

6. GSYH’yi ölçmekte kullanılan yöntem sonuçlara ne kadar etki ediyor?

Çok! Belki hatırlarsınız, Nijerya yakın bir zaman önce bir gecede Afrika’nın en büyük ekonomisi haline geldi. 1990’lardan beri uyguladığı GSYH hesaplama yöntemini bir kenara bıraktı ve hesaplamayı yeni bir yöntemle yaparak bir gecede GSYH’sını %75 arttırdı.* Benzer bir şekilde, 2008 yılında TÜİK’in yöntem değişikliği ile Türkiye’nin GSYH’sı bir gecede %37 artmıştı.* 2010’da da kişi başına gelirimiz (yine bir yöntem değişikliği ile) bir gecede 2 bin 354 dolar artmıştı.* Özetle, GSYH’nın tanımı, yapılan varsayımlar ve hesaplama yöntemi, GSYH’nın büyüklüğüne büyük ölçüde etki ediyor.

7. GSYH’yi hesaplama yöntemi neden değiştiriliyor?

Hesaplama yöntemini değiştirerek GSYH’nın ve milli geliri arttırmanın bir göz boyama hatta bir üçkâğıt olduğunu düşünebilirsiniz. Ama değil. Ekonomilerin yapısı değiştikçe, hesaplama yöntemlerini, tanımları ve varsayımları değiştirmek de bir zorunluluk haline geliyor. Örneğin, hizmetler sektörünün önemi gittikçe artıyor. Yeni teknolojiler ortaya çıktıkça, üretim ve iş yapma biçimleri değişiyor. Daha önce ölçülmeyen pek çok iktisadi faaliyet kolu ortaya çıkıyor. GSYH hesaplama yöntemi de bu gelişmelere paralel olarak değiştiriliyor ve güncelleniyor. Örneğin, araştırma geliştirme (Ar-Ge) harcamaları eski hesaplama sisteminde yatırım harcaması olarak dikkate alınmıyordu ama Avrupa Hesaplar Sistemi Ar-Ge’yi bir yatırım kalemi olarak alacak şekilde güncellendi (ESA2010). Bu değişikliğin Avrupa Birliği, GSYH’sını %2 oranında arttırması bekleniyor.* Diğer ülkeler gibi Türkiye de gelecek dönemlerde bu yeni yöntemi kullanacak.

Ne var ki, GSYH hesaplama yöntemi çoğu zaman modern ekonomilerdeki hızlı değişimin gerisinde kalıyor. Bugün dijital teknolojilerin ve finansal küreselleşmenin etkilerinin GSYH hesaplarına tam olarak yansıtılabildiği söylenemez.*

8. Yani GSYH, her şeyi ölçmediği gibi, ölçülen şeyleri de tam olarak ölçmez. Öyle mi?

Aynen. Tüm bu çabalara rağmen, bir ülkenin GSYH’sı, o ülkenin belirli bir dönem içindeki mal ve hizmet üretimi ile ilgili sayısız tahmin ve ölçümün bir araya getirilmesiyle oluşur. Çoğu zaman veriler eksik ve tutarsızdır. Her üretim kalemini GSYH’ye yansıtmak zordur. GSYH içinde yer alan, yasa dışı ve kayıt dışı üretimi ölçmek zaten zordur. Üstelik, GSYH hesaplaması tüm üretken iktisadi faaliyetleri yansıtamaz. Bu sebeple, GSYH hesaplamaları kesinlik iddiası taşımaz.

9. GSYH’yı bir refah ölçütü olarak kabul edebilir miyiz?

Bize sık sık şu söyleniyor: “GSYH artınca refah da artar, insanlar daha mutlu olur, daha iyi bir yaşama sahip olurlar”. Ancak, GSYH bir refah ölçütü değildir. Bir ülkenin toplam gelirinin artmasının o ülkede yaşayanların refahını arttırması şart değildir. GSYH hesaplanırken, refahı arttırıp arttırmadığına bakmadan, tüm üretim faaliyetleri ölçülür. İnsanların refahlarını veya yaşam standartlarını azaltan bazı üretim faaliyetleri de GSYH’nın artmasına neden olabilir. Örneğin, GSYH hesaplanırken, çevreyi kirleten bir fabrikanın veya doğal hayatı yok eden bir havalimanı inşaatının, insanların refahını ne ölçüde azalttığı dikkate alınmaz. Benzer bir şekilde, savaş harcamaları, üretilen tabancalar, tüfekler ve kruvazörler, GSYH’yı arttırır ama GSYH hesaplanırken, bu üretim faaliyetlerinin vatandaşların refahını ne kadar azalttığı ölçülmez. İnsanların kötü koşullarda çalışıyor olması veya boş zamanlarının olmaması gibi refah azaltıcı unsurlar da GSYH hesaplarında gözükmez. GSYH, toplam geliri ölçtüğü için, gelir dağılımı ile ilgili bilgi vermez. Bir ülkenin toplam geliri artarken, gelir dağılımı bozulabilir ve bazı insanlar zenginleşirken diğerlerinin geliri ve refahı azalabilir. GSYH bunları dikkate almaz, sadece toplam üretimin veya gelirin artıp artmadığına bakar. Bu sebeplerle, GSYH bir refah veya bir mutluluk ölçütü değildir.

GSYH kavramı ortaya çıkarken, neyin hesaplanması gerektiği ile ilgili tartışmalar olmuş. Sadece ürünler/hizmetler veya çıktı mı ölçülecek, yoksa insanların refahını arttıran şeyler mi ölçülecek? O dönemin önemli iktisatçılardan biri olan Simon Kuznets, refahın ölçülmesi gerektiğini düşünüyormuş ama sonunda iktisatçılar, üretimin ölçülmesi gerektiğine kanaat getirmişler. Bu önemli tercih ve seçim sonucunda, vatandaşların refahını azaltanlar da dâhil olmak üzere bütün ürün ve hizmetlerin değeri GSYH hesabına katılmış. Bu yol ayrımının sonucu, BM’in Ulusal Hesaplar Sistemi’ni anlatan SNA 2008 belgesinde de açıkça görülebilir. SNA2008, mealen şöyle diyor: GSYH genel olarak bir refah ölçütü olarak kabul edilse de SNA böyle olduğuna dair bir iddiaya sahip değildir, aksine SNA pek çok yerde GSYH’nın bu şekilde yorumlanamayacağını söyler (SNA2008*, 1.75).

10. Refahımı artırmayan, eksik ve kesin olmayan bir ölçütü neden önemsemeliyim?

Tüm eksikliklerine rağmen GSYH, bir ülkedeki iktisadi faaliyetin boyutlarını görebilmek için sahip olduğumuz en iyi ölçütlerden biridir. Ekonominin nasıl işlediğini anlamak için GSYH’yı ve bununla ilişkili üretim ve gelir göstergelerini takip etmek gerekiyor. Ancak bunu yaparken GSYH’nın sınırlarını ve eksikliklerini de akılda tutmak lazım. GSYH’yı, hem geliri, hem refahı, hem de kalkınmayı ölçmek için kullanamayız. Bu sebeple, ekonomi politikalarının ve tartışmalarının sadece GSYH’ye odaklanması da faydalı bir şey değil. GSYH’nın artmasının tam olarak ne anlama geldiğini anlamak için diğer göstergelere de bakmamız gerekiyor. Yani GSYH’yı, kişi başına gelir, gelir dağılımı ve kalkınma ile ilgili diğer göstergelerle birlikte değerlendirmek gerekiyor.


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Bu yazı 19.08.2014 tarihinde The Wall Street Journal Türkiyede yayınlanmıştır.

 

Şart midur?

Dani Rodrik’in kitabını anlatacağım ama önce Kaçkarlar’daki rehberi anlatmam lazım.

Kaçkarlar’daki Rehber

Üniversite yıllarında bir tura katılıp Kaçkarlar’a gitmiştim. Kamp yapacağım, dağlarda takılacağım… Gençlik işte! Her neyse, yaylaya çıktıktan sonra bize bir rehber verdiler. Düştük yollara. Rehber yürüdükçe yürüyor. Ben ise onca yoldan gelmişim, yorgunum. Bir an önce kamp kurup, biraz dinlenmek istiyorum.

Baktım rehberin durmaya niyeti yok, sordum: “Artık şuralarda bir yerde kamp yapsak mı?”

Rehber: “Şart midur?”

Düşündüm. Eh biraz daha yürüyecek enerjim var. Hem muhtemelen kamp için daha uygun bir yer bulabiliriz. Burada kamp yapabileceğimiz gibi başka bir yerde de yapabiliriz. Burası olmazsa, şurası olur. Dolayısıyla illa o noktada kesinlikle kamp kurmamız, şart midur? Değildur!

Yürümeye devam ettik. Artık iyice yorulmaya başlayınca bir daha sordum:

– “Artık durup, çadırları kursak mı?”
– “Şart midur?”

Düşündüm. Şart değildur! Yani biraz daha yürüyebilirim; hem belki daha güzel bir yerde kamp kurabiliriz… Dolayısıyla, illa ki tam o noktada kamp kurmamız şart değildur!

Bütün Kaçkarlar maceram böyle geçti. Yaylaya iniyoruz, “Burada yemek yesek mi?” diye soruyorum, cevap aynı: “Şart midur?” Düşünüyorum, gerçekten de değildur! Başka güzel yerler de var. Burada değil, şurada da yiyebiliriz…  “Şurada oturup su içsek?” “Şart midur?” “Değildur!” İlla ki oturmamız gerek yok, yürürken de içebiliriz…

Şart midur? Değildur! Şart midur? Değildur!

Kaçkarlar’daki rehber, bana önemli bir şey öğretti: Eğer dikkatlice düşünürsek, pek çok şey şart değildur!

Ekonomide hemen hemen hiçbir şey şart değildur!

Ekonomi derslerinde, özellikle de iktisadi büyüme ile ilgili derslerde, öğrencilere Kaçkarlar’daki rehberin hikâyesini anlatıyorum. Diyorum ki, bu dersten hiçbir şey öğrenmeseniz bile bunu unutmayın: Ekonomide hemen hemen hiçbir şey şart değildur!

Tasarrufları arttırınca, yatırımlar artar ve böylece iktisadi büyüme gerçekleşir diye düşünüyor olabilirsiniz. Peki bu şart midur? Değildur! Evet, tasarruf ve yatırım önemlidir ama sadece yatırımla bir yere kadar büyüyebilirsiniz. Üretkenliği arttırmadığınız takdirde, olduğunuz yerde debelenip durmanız gayet olasıdır.

Faizleri düşürünce yatırım artar mı? Şart değildur, çünkü yatırım davranışının tek belirleyicisi faiz değildir.

Eğitim her zaman iktisadi büyümeye yol açar mı? Şart değildur, çünkü eğitimin büyümeye katkı yapabilmesi için pek çok başka şeyin de yerli yerinde olması gerekir.

Ticaretin serbestleşmesi herkesin refahını arttırır mı? Şart değildur! Serbest ticaret çoğu zaman kazananlar ve kaybedenler yaratır. Ticaretin ülke ekonomisini nasıl etkileyeceği, pek çok başka koşula da bağlıdır…

Özetle, söz konusu ekonomi olduğunda hemen hemen hiçbir şey sart değildur. Peki neden? İşte Dani Rodrik, Economics Rules başlıklı son kitabında bu sorunun cevabını çok güzel veriyor.

İktisadın Doğası

İktisat, politikalar aracılığıyla, hayatın her alanına etki eden bir bilim olduğu için, iktisatçıların da, politikacıların da, vatandaşların da, iktisadın ne işe yaradığı ve nasıl işlediği konusunda biraz düşünmesinde fayda var. İktisat bir bilim midir? İktisatçıların her dediğini doğru kabul etmeli miyiz? Onlara güvenebilir miyiz? İktisat politikası önerilerini nasıl değerlendirmeliyiz? Bu soruları sormamız ve tartışmamız gerekiyor.

Ancak, bir sorun var. Bu soruların yanıtları ve iktisadın doğası ile ilgili sayısız farklı görüş var. Bazıları iktisadın fizik gibi kesin bir bilim olduğunu söylerken, diğerleri bu yaklaşımı eleştiriyor ve iktisattaki soyut modellerin, doğası gereği karmaşık olan ekonomilerde olup biteni (gerçekliği) açıklayamadığını söylüyor. Yani bazıları “iktisatçılara güvenin” derken, diğerleri “aman dikkat, bu iktisatçılar neden bahsettiklerini bilmiyor” diyor.

Biliyorsunuz, 2008 krizi sonrasında iktisatla ilgili eleştiriler ayyuka çıktı. Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman bile iktisatçıların matematiksel modellerin güzelliğine kanıp gerçekliği unuttuğunu söyledi. Eleştirel iktisatçılar ve diğer sosyal bilimciler buna benzer eleştirileri uzun zamandır dile getiriyordu. İktisat modellerinin gerçeğe uygun olmayan varsayımlar yaptığını ve bu sebeple açıklama ve öngörü yapmada başarısız olduğunu söylüyorlardı. Hala da söylüyorlar.

Tabii iktisada yapılan eleştiriler bununla da sınırlı kalmıyor. İktisatçıların serbest piyasa ideoloğu olduğu ve diğer sosyal bilimleri yok saydığı da sıklıkla dile getirilen eleştiriler arasında. Özetle, iktisadın doğası ve iktisat modellerinin açıklama gücü ile ilgili büyük bir kafa karışıklığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kime inanmalıyız? Bize iktisadın hemen her şeyi açıklayabilecek kadar güçlü bir bilim olduğunu söyleyenlere mi, yoksa iktisadı eleştirenlere mi?

Economics Rules

Dani Rodrik, Economics Rules’da iktisatla ilgili bu kafa karışıklığını gidermeye çalışıyor. Kitap, bir taraftan iktisada yapılan eleştirilerin bazılarının yersiz olduğunu iddia ederken, diğer taraftan da iktisatçıları eleştiriyor. Mesela, bir taraftan iktisat modellerinin soyut olmasının, gerçekliğe uygun olmayan varsayımlar içermesinin ve karmaşık iktisadi gerçekliği basitleştirerek ele almasının eleştirilecek bir şey olmadığını söylerken; diğer taraftan da iktisatçıların, özellikle de iktisat politikası tasarlayanların, sık sık iktisat modellerini yanlış bir şekilde kullandıklarını söylüyor.

Rodrik’e göre iktisadın güzelliği ve gücü, iktisat modellerinin çeşitliğinden geliyor. Her model bize belirli koşullar altında ne sonuçlar ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Burası önemli! Farklı modeller, farklı varsayımlar yaptığı ve dolayısıyla da farklı koşullar altında geçerli olduğu için, bir modelin sonuçlarının her durumda geçerli olduğunu söylemek zor. Dolayısıyla, Rodrik, iktisatta herhangi bir sorunun doğru cevabının “duruma bağlı” olduğunu söylüyor.

İktisattaki soruların doğru yanıtı duruma bağlıysa, o zaman iktisat modellerinin sonuçlarını da dikkatli bir şekilde yorumlamak gerekiyor. Örneğin, bir model bize serbest ticaretin herkes için iyi olduğunu söylüyorsa, bunu belirli varsayımlar yaparak söylediğini hatırlamamız gerekiyor.

Yani model, belirli koşullar altında serbest ticaret herkes için iyidir diyor; ancak başka koşullar geçerli olduğunda serbest ticaretin herkes için faydalı olup olmayacağını bize söylemiyor. Dolayısıyla, bu modelden yola çıkıp politika önerisi üretirken, modelin bir gerçeklik testinden geçirilmesi gerekiyor. Eğer bu model gerçeklik testini geçmiyorsa, duruma uygun başka modelleri dikkate almak icap ediyor. Rodik’in iktisat modellerinin çeşitliğini iktisadın zenginliği olarak görmesinin nedeni de bu. Farklı koşullarda ne olacağını gösteren pek çok model var. Doğru modeli seçmek ise bir zanaat; bilgi ve deneyim gerektiriyor.

Dani Rodrik’e göre iktisatta yapılan en büyük hatalardan biri, iktisat modellerinin çeşitliliğini ve modellerin sonuçlarının duruma bağlı olduğunu unutmak. İktisadı eleştirenler de, bir modelden yola çıkıp genel geçer iddialarda bulunanlar da bu hataya düşüyor.

Özetle Rodrik, diyor ki, iktisatta hemen hemen hiçbir şey şart değildur!

Peki neden şart değildur?

Rodrik’in argümanını kabaca şöyle özetleyebiliriz: Ekonomi oldukça karmaşık bir sistemdir. Ancak iktisat modelleri bu karmaşık sistemin tamamını resmetmeye çalışmaz. Her model, bu karmaşayı belirli ölçülerde basitleştirir. Ayrıca, farklı modeller, farklı koşullara ve nedensel faktörlere odaklanarak, farklı durumları inceler.

İktisada giriş derslerinde pek anlatılmasa da iktisat teorisi, neden hemen hemen hiçbir şeyin şart olmadığını gösteren sayısız modelle doludur. Her model belirli koşullarda ne olacağını gösterir ve koşullara bağlı olarak modellerin sonucu da değişebilir. Bu modellerin tamamına baktığımızda, ekonomide olup bitenlerin sayısız faktörün birbiriyle etkileşiminin sonucu olduğunu görürüz. Dahası bu faktörlerin hangilerinin etkin veya baskın olduğu koşuldan koşula değişir. Bağlam ve detaylar son derece önemlidir. Türkiye’de doğru olan, Almanya’da doğru olmayabilir. Güney Kore’de başarılı olan bir politika, Etiyopya’da işe yaramayabilir.

Yani diyor ki: Şart midur? Değildur!

İktisatçıların büyük “günahı”

Dani Rodrik’in anlattıklarından şu önemli dersi çıkarabiliriz: Ekonomi söz konusu olduğunda genel geçer ifadelerden kaçınmak gerekir. İktisat modellerinden öğrendiklerimizin çoğu zaman sadece belirli koşullarda geçerli olduğunu unutup, detayları incelemeden ahkâm kesmek iktisatçıların yapabileceği en büyük hatalardan biridir.

Ekonomi köşe yazılarını biraz olsun takip ediyorsanız, ekonomi ve finans yazarlarının bu “günahı” sıklıkla işlediklerini muhtemelen biliyorsunuz. Köşe yazarlarının bu hataya düşmesini önemsemeyebilirsiniz, ancak iktisatçılar ve iktisat politikalarını tasarlayanlar bu hataya düşüyorsa endişelenmenizde çok büyük fayda olabilir.

Türkiye’yi düşünün. Ekonomi politikası milyonlarca insanın hayatını etkiliyor. Ekonomi bakanı “yatırımların artması için faizlerin düşmesi lazım” diyor. İktisadi büyümeyi sağlamak için çeşitli sektörlere ve bölgelere teşvikler veriliyor. Enerji açığını kapatabilmek için kömür üretimi pohpohlanıyor. Yerli telefon üretilsin diye ithal telefonlara vergi getirilmeye çalışılıyor… Yani hayatımızı etkileyecek sayısız iktisat politikası uygulanıyor veya öneriliyor. Peki ya bu politikalar yanlışsa, “şart midur?” sorusunu göz ardı ediyorlarsa, kaş yapayım derken göz çıkarıyorlarsa? Endişelenmemiz gerekmez mi?

Eğer biraz olsun endişelenmemiz gerektiğini düşünüyorsanız, Dani Rodrik’in son kitabını okumanızı öneririm. Kitap, iktisada biraz ilgisi olan herkesin anlayabileceği şekilde yazılmış. İktisat modellerinin doğasını ve iktisatta neden hemen hemen hiçbir şeyin şart olmadığını örneklerle açıklıyor. Bunu yaparken iktisadi düşünce tarihine ve güncel politika tartışmalarına da sık sık atıf yapıyor. Mesela, iktisatçılar 2008 krizini neden öngöremedi, tartışıyor.

Rodrik, hem iktisada yapılan eleştirileri hem de iktisatçıların yaptığı hataları değerlendiriyor ve iktisadın nasıl bir bilim olduğunu tane tane anlatıyor. ÖzetleEconomics Rules, iktisatçıların, iktisat öğrencilerinin ve iktisatla derdi olan herkesin okuması gereken bir kitap.

Ha bu kitabı okumanız şart midur? Tabii ki değildur! Ama bence okumazsanız çok şey kaybedersiniz.

Not. Dani Rodrik’in kitabı, Economics Rules yakında çıkıyor. Kitabın Türkçesi Efil yayınevi tarafından yayınlanacak.

Dani Rodrik
Economics Rules: The Rights and Wrongs of the Dismal Science
W.W. Norton & Company Inc.
2015
ISBN: 978-0-393-24641-4
272 sayfa.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Bu yazı 30.08.2015 tarihinde Business HT‘de yayınlanmıştır.

Kocaeli Üniversitesi’ndeki “İktisat Nedir?” sunuşu

Kocaeli Üniversitesi Ekonomi Kulübünün düzenlediği seminerde “İktisat Nedir?” başlıklı bir sunuş yaptım. Beni Kocaeli Üniversitesi’ne davet eden ve sunuşa katılan tüm öğrenci ve öğretim üyelerine çok teşekkür ederim. Tekrar görüşmek ümidiyle.

Diktatör Oyunu: Güç, Para ve Hakkaniyet

Güç ve para insanı bozar mı? Gelin iktisattan ve psikolojiden ne dersler çıkarabiliriz bir bakalım.

Fazla güç, kokain gibidir

İktisat ve psikolojide, güç ve para konusunda yapılmış pek çok çalışma var. Örneğin, Dr. Ian Robertson, gücün beyni tıpkı bir uyuşturucu gibi etkilediğini söylüyor. Güç beyindeki ödül mekanizmasını etkileyerek (kokain gibi) bağımlılık yapıyormuş. Tıpkı evrimsel kuzenlerimiz babunlar gibi, hiyerarşide bir üst mertebeye çıkıp güç sahibi olan insanlar da daha saldırgan, kibirli ve sabırsız oluyormuş. Dr. Robertson, çok fazla gücün, normal idrak kabiliyetini ve duyguları bozabileceğini, yanlış kararlara ve akıl dışı bir risk algısına neden olabileceğini; kişiyi bencilleştirip, empati duygusunu yok edebileceğini de ifade ediyor [1, 2]. Evet, biraz güç faydalı olabilir. Mesela, daha iyi kararlar almanıza neden olabilir [3]. Ama çok fazla güç istiyorsanız, Dr. Ian Robertson’un söylediklerini akılda tutmanızda yarar var.

Diktatör” İktisadı

İktisatçılar, iktisadi karar alma süreçleri ile ilgili deneyler yapmaya başladıklarında, literatürde diktatör oyunu olarak adlandırılan bir oyunu da incelemeye başladılar ve karar verme gücünü elinde bulunduranların ne tür iktisadi davranışlar sergileyeceğini araştırdılar. Diktatör oyunu deneyleri şöyle yapılıyor: Deneklerden birine bir miktar para veriliyor ve deneğe, isterse bu paranın bir kısmını diğer oyuncuya verebileceği söyleniyor. Yani, deneklerden biri “diktatör” olarak seçiliyor, seçme gücü ona veriliyor ve “diktatör” paranın nasıl dağıtılacağına karar veriyor.

Şimdi siz böyle bir deneye katılsanız ne yapardınız bir düşünün. Paranın tamamını kendinize mi saklardınız, yoksa hakkaniyetli olmak adına paranın bir kısmını diğer oyuncuya mı verirdiniz? Bu soruyu ilk soran ben değilim tabii. Daniel Kahneman ve arkadaşları 1986’da benzer bir anket yapmışlar ve öğrencilere iki seçenek sunmuşlar: (a) 20 doları eşit olarak bölüştürmek veya (b) 18 doları alıp diğer oyuncuya 2 dolar vermek. Anket sonucunda çalışmaya katılanların dörtte üçünün parayı eşit bir şekilde bölüştürmeyi tercih ettikleri ortaya çıkmış [4]. Daha sonra gerçek parayla yapılan deneylerde de diktatör rolü verilen deneklerin, iktisat teorisinin öngörülerinin aksine, diğer oyunculara para verdiği ve hakkaniyetli davrandığı ortaya çıkmış.

“Diktatör”ler para dağıtıyor, hakkaniyetli davranıyor! İnsanlık açısından güzel haber! Değil mi? Hemen heyecanlanmayın!

“Diktatör”, elinizdeki parayı da alabilir

Diktatör oyunuyla ilgili az önce bahsettiğim çalışmaların sonuçlarına ne kadar güvenebileceğimizi araştıran daha yeni bir çalışma, bize “diktatör”lere çok fazla güvenmememiz gerektiğini hatırlatıyor. John List adlı iktisatçı, diktatör oyununa bir seçenek daha eklemiş. Bu yeni oyunda “diktatör”ün üç seçeneği var: Verilen parayı kendisine saklama, paranın bir kısmını diğer oyuncuya verme ve diğer oyuncunun parasına el koyma. Şimdi düşünün, hangisini seçerdiniz?

John List’in yaptığı deney sonucunda ne çıkmış dersiniz? Buna şaşırmayacaksınız. Oyundaki “diktatör”lerin çoğu, başkalarının parasına el koyma gücünü de elde edince, karşıdaki oyuncuya para vermekten de vazgeçmiş [5]. Bu deneyden anlıyoruz ki, “diktatör”ler ilk başta sandığımız gibi başkalarına para vermeye çok da niyetli değil. Daha doğrusu beklentiler, davranışları etkiliyor. Paraya el koyma seçeneği, “diktatör”ün ve “diktatör”ün karşısındaki oyuncuların beklentilerini, dolayısıyla da sonuçları etkiliyor. Gerçek diktatörlerin insanların özgürlüklerine ve parasına el koyma güçlerinin olduğu düşünülürse, sadece bunu yapmıyor olmalarını bile bir lütuf olarak görüyor olabilirler. Bu sebeple, onlardan daha fazla hak, daha fazla özgürlük veya hakkaniyet beklemek çok da mantıklı olmayabilir.

Para da bizi bozuyor!

Günümüzde güç deyince, akla para geliyor. Gücü sevenlerin parayı da sevdiklerini biliyoruz. Peki, eline haksız bir şekilde para geçen birine güvenebilir miyiz? Sosyal psikolog Paul Piff, bu sorunun cevabını merak etmiş ve bir deney yapmış. Deneklerden Monopol oyununu oynamalarını istemiş. Ancak, oyunun başlangıcında bazı deneklere daha fazla Monopol parası vermiş. Yani denekler oyuna eşit şartlarda başlamamışlar. Peki, ne olmuş dersiniz? Şu olmuş: Oyuna daha fazla parayla başlayan oyuncular, diğerlerine karşı kaba davranmaya ve oyundaki başarısıyla caka satmaya başlamışlar. Ama sadece bu değil. Bu oyuncular, oyundaki başarılarını oyuna daha fazla parayla başlamalarına değil, daha iyi oynamalarına bağlamışlar. Ve tabii, oyunun oynandığı masada duran krakerleri de onlar yemişler! Cidden. Fena! Değil mi? Monopol oyununda bile biraz güç insanı bozuyor!

Paul Piff, TED’deki konuşmasında şöyle diyor: “binlerce katılımcıyla yaptığımız düzinelerce çalışmada gördük ki, kişinin varlık seviyesi arttıkça, merhamet ve empati duyguları azalıyor ve hak sahipliği ve layık olma duygusu ve kişisel çıkar düşüncesi artıyor.” [6]

Lüks mekânlar ve dürüstlüğünü kaybeden insanlar!

Bu güç ve para işinin bir de ergonomisi var. Gücü sevenlerin, lüks ve geniş mekânları (lüks arabaları, konutları, makam koltuklarını, vb.) da sevdiklerini biliyoruz. Andy Yap ve arkadaşları, lüks mekânların insan davranışını etkileyip etkilemediğini araştırmışlar. Çalışma sonucunda, kaba bir tabirle, insanların yayıla yayıla oturmasına izin veren mekânların (örneğin, lüks otomobillerin veya makam konutlarının), daha fazla güç algısı yarattığı ve bu mekânlardaki insanların dürüst olmayan davranışlar sergilemeye, hile veya hırsızlık yapmaya daha meyilli olduğu ortaya çıkmış [7]. Benzer bir şekilde, Paul Piff’in yaptığı bir çalışma da, lüks araç kullananların trafik kurallarına uymamaya ve yayalara yol vermemeye de daha meyilli olduklarını, daha bencil davrandıklarını gösteriyor [6].

Güç Yozlaştırır

Bu sonuçları genellemek mümkün değil, biliyorum. Para ve güç sahibi herkesi töhmet altında bırakmak gibi bir niyetim yok. Ama insanların para ve güç ile ilişkilerinin çok da sağlıklı olmadığı ortada. Aşırı güç ve para söz konusu olduğunda insanlara çok da fazla güvenemeyeceğimizi gösteren pek çok çalışma var. Dolayısıyla, eğer birisine mutlak güç vermeyi düşünüyorsanız ve bu güce rağmen hakkaniyetli olmasını bekliyorsanız, Lord Acton’un sözlerini hatırlayın: “Güç yozlaştırır, mutlak güç ise mutlak olarak yozlaştırır”! [8]

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Notlar:

Kaynaklar:

  • [1] Robertson, I. (2012) Like baboons, our elected leaders are literally addicted to power. http://goo.gl/LMFJ2S
  • [2] Daily Mail (2012) Power really does corrupt as scientists claim it’s as addictive as cocaine. http://goo.gl/EcIrFF
  • [3] Smith, P. K., Dijksterhuis, A., & Wigboldus, D. H. J. (2008). Powerful people make good decisions even when they consciously think. Psychological Science, 19(12), 1258–1259.
  • [4] Kahneman, D., Knetsch, J. L., & Thaler, R. H. (1986). Fairness and the assumptions of economics. The Journal of Business, 59(4), 285–300.
  • [5] List, J. A. (2007). On the Interpretation of Giving in Dictator Games. Journal of Political Economy, 115(3), 482–493.
  • [6] Paul Piff, Para İnsanı Bozar mı? https://goo.gl/wR0sJf
  • [7] Yap, Andy J. ve diğerleri (2013). The Ergonomics of Dishonesty: The Effect of Incidental Posture on Stealing, Cheating, and Traffic Violations. Psychological Science, Kasım 2013, 24: 2281-2289.
  • [8] Acton-Creighton Correspondence (1887) http://oll.libertyfund.org/titles/2254

 

Davranışsal İktisat Nedir?

Davranışsal iktisada ilgi duyan iktisat öğrenciler için küçük bir izleme ve okuma listesi hazırladım, belki işinize yarar. Davranışsal iktisat konusunda sayısız İngilizce kaynak var. Ben burada, daha çok Türkçe kaynakları listeleyeceğim. En sonda birkaç İngilizce kaynak da var.

Videolar (Türkçe altyazılı)

Bu videoların hepsi doğrudan iktisattan bahsetmiyor ama eğer daha önce hiç davranışsal iktisatla ilgilenmediyseniz, bu videoları izleyerek aşağıdaki okumalar için bir altyapı oluşturabilirsiniz. Aslında, bunları her halükarda izleyin bence!

Eğer bu konuşma hoşunuza gittiyse, Dan Ariely’nin diğer TED konuşmalarıiçin adres şu: https://www.ted.com/speakers/dan_ariely
Bunlar benim seçtiklerim. Daha fazlasını şurada bulabilirsiniz: Davranışsal İktisat TED konuşmaları

Okumalar (Türkçe)

Şimdi gelin davranışsal ve deneysel iktisat konusundaki Türkçe blog yazılarına ve makalelere bir bakalım:

Türkçe Kitaplar:


Eğer İngilizce biliyorsanız aşağıdaki video, yazı ve makalelere de bakmanızı tavsiye ederim.

Video (İngilizce)

Daha fazlasını şurada bulabilirsiniz: Davranışsal İktisat TED konuşmaları

Okumalar (İngilizce)

Kitaplar (İngilizce)

Davranışsal iktisatla ilgili İngilizce kitaplara göz atmak isterseniz, aşağıdaki kitap listeleri işinize yarayacaktır:

Online Dersler

Daha fazlası!

Bütün bunlara baktıktan sonra, “ben bu işte uzmanlaşacağım” dediyseniz, aşağıdaki kitaplar başlangıç için faydalı olabilir. Kolay gelsin.

  • Altman, Morris, 2006, Handbook of Contemporary Behavioral Economics. M E Sharpe Incorporated.
  • Altman, Morris, 2012, Behavioral Economics For Dummies. John Wiley & Sons.
  • Angner, Erik, 2012, A Course in Behavioral Economics. Palgrave Macmillan.
  • Camerer, Colin F. et el, 2003, Advances in Behavioral Economics. Princeton University Press.
  • Cartwright, Edward, 2011, Behavioral Economics.
  • Cartwright, Edward, 2014, Behavioral Economics.
  • Diamond, Peter and Vartiainen, Hannu, 2007, Behavioral Economics and Its Applications.
  • Heukelom, Floris, 2014, Behavioral Economics. Cambridge University Press.
  • Just, David R., 2013, Introduction to Behavioral Economics. John Wiley & Sons.
  • Kahneman, Daniel and Tversky, Amos, 2000, Choices, Values, and Frames. Cambridge University Press.
  • Roth, Alvin E., 2015, Who Gets What — and Why. Houghton Mifflin Harcourt.
  • Shafir, Eldar, 2013, The Behavioral Foundations of Public Policy. Princeton University Press.
  • Skorepa, Michal, 2011, Decision Making. Palgrave Macmillan.
  • Wilkinson, Nick and Klaes, Matthias, 2012, An Introduction to Behavioral Economics. Palgrave Macmillan.
  • Wilkinson, Nick, 2007, An introduction to behavioral economics. Palgrave MacMillan.
  • Zamir, Eyal and Teichman, Doron, 2014, The Oxford Handbook of Behavioral Economics and the Law. Oxford University Press.

Not: Eğer bu listeye katkı yapmak isterseniz, yorum kısmından önerilerinizi diğer okurlarla paylaşabilirsiniz.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…