Şu Ahlaksız İktisatçılar

Soru basit: İktisat ahlaki bir bilim midir, yoksa değil midir? Başka türlü sorayım: Ahlaki normların iktisatta bir yeri var mıdır? Pek çok iktisatçı ahlakın iktisatta yeri olmadığını söyleyecektir. İktisat gerçekten bir bilimse, iktisatçılar, insanları, fizikçilerin fiziki evreni incelediği gibi inceleyerek, “ay şu atoma haksızlık ediyoruz”, “bak bu atom yalnız kaldı” veya “atomlar sevse de sevmese de biz bu işi yaparız” diyerek mi hareket etmelidir, yoksa iktisada konu olan “atom”ların sevebileceğini, üzülebileceğini, inanabileceğini düşünerek ayaklarını denk mi almalıdır?

Journal of Economic Perspectives’de yayınlanan bir makale işte bu ve benzeri soruları yanıtlamaya çalışıyor (Sandel 2013). Makalenin yazarı Michael Sandel, What Money Can’t Buy: The Moral Limits of Markets (2012) başlıklı kitabın yazarı. Bu kitapta, piyasalaşma olgusunu inceliyor ve her şeyin piyasa değerleri/mantığı ile ele alınmaya başlanmasını eleştiriyor. Sandel’in neden bahsettiğini anlatabilmek için piyasalaş(tır)ma olgusuna birkaç örnek vereyim. Örneklerin hepsi Sandel’in kitabından (merak edenler için ilgili bazı çalışmalara ve haberlere de atıf yapıyorum).

  • Çocuklara iyi notlar karşılığında para vermek (Fryer 2010)
  • Hastalara ilaçlarını kullanmaları için para vermek (Belluck 2010)
  • Ülkelerin oturma izinlerini satışa çıkarması (Reddy ve De Avila 2011)
  • Hükümetlerin çocuk yapmayı teşvik etmek için para vermesi veya ceza kesmesi
  • Çevre vergisi, çevreyi kirletenlere kesilen parasal cezalar (Krugman 2010), çevre kirletme hakkının alınıp satılabilmesi, karbon emisyonu ticareti gibi piyasa odaklı politikalar*

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hadi ilginç bir örnek daha vereyim. Sporcuların formalarına, hatta Sinan Şamil Sam gibi forması olmayanların sporcuların bedenlerine, reklam almalarını da spor dünyasının piyasa mantığını içselleştirmiş olmasına, sporun piyasalaşmasına bağlayabiliriz.

sinansamilsamgazi

Daha fazla örnek isterseniz, Michale Sandel’in kitabına, o yetmezse Debra Satz’ın (2010) Why Some Things Should Not Be for Sale: The Moral Limits of Markets başlıklı kitabına bakabilirsiniz.

Biraz düşünürseniz, bazı şeylerin para karşılığı alınıp satılmasını, 2012 yılında İktisat Nobel Ödülü’nü alan Alvin Roth’un (2006) da belirttiği gibi, iğrenç, tiksinç veya utanç verici bulabilirsiniz. Mesela, bir şirketin çocuk işçi çalıştırmasını (çocuk işgücü satın almasını) iğrenç, aşağılık bir şey olarak görürüz. Para karşılığı arkadaşlık veya aşk satın almak isteyenleri engelleyen yasalar yok ama sadece finansal çıkar elde edebileceği zenginlerle arkadaşlık yapanların çok da ahlaklı olduğunu düşünmeyiz. Peki ya böbrek piyasası? İnsan böbreği ticareti yapanları da iğrenç insanlar olarak resmetmiyor muyuz? Pek çoğunuzun bu soruya evet cevabı verdiğini tahmin ediyorum, tabii iktisatçı değilseniz.

Yanlış okumadınız, “iktisatçı değilseniz” dedim.  İktisatçı değilseniz, böbrek piyasalarını iğrenç bulabilirsiniz ama sıkı bir iktisat eğitiminden geçmiş hemen herkes iyi düzenlenmiş bir böbrek piyasasının böbrek nakli bekleyen insanların hayatını kurtarabileceğini düşünmekten kendini alıkoyamaz. Sonuçta, insanlar börek bulamadığı için ölüyor ve o insanlar ölürken, biz sağlıklı insanlar “yedek bir böbrekle” dolaşıyoruz! İktisatçı olarak eğitildiyseniz, böyle bir durumda fayda-maliyet analizi yapmanız gerektiğini hissedersiniz. “Eğer böbreklerin iyi düzenlenmiş bir piyasada alınıp satılması mümkünse, neden belki binlerce hayatı kurtaracak bir düzenlemeyi sadece insanlar iğrenç buluyor diye bir kenara koyalım?” diye düşünebilirsiniz. Hatta İran’da böbrek alıp satmanın yasal olduğunu da biliyorsanız (Dehghan 2012), bu işin çok da mantıksız olmadığını düşünebilirsiniz. Bir iktisatçı olarak, böyle bir durumda sözde ahlaklı olmanın veya sosyal normlara mahkûm kalmanın çok maliyetli olduğunu düşünebilirsiniz.

Bunları neden yazıyorum? İktisatçılara ihtiyatla yaklaşmanızı istediğim için değil elbet. İktisatçılara ihtiyatlı bir biçimde yaklaştığınızı zaten biliyorum. 🙂 Bunları yazmamın nedeni şu: Piyasa mantığı ve fayda-maliyet analizleri,  gündelik hayata ve ahlaki normlara yabancılaşmamıza neden oluyor olabilir. Bunu düşünürken şunları da göz önüne alın: İktisada giriş kitaplarında ahlakla ilgili bir bölüm bile yer almıyor; bu konu, genellikle, pozitif ve normatif iktisat ayrımı başlığı altığında geçiştiriliyor. Ancak, iktisadın ve iktisatçıların ahlaktan bağımsız piyasa odaklı düşünme biçimi her gün hayatımızın hemen her noktasında karşımıza çıkıyor. Hal böyleyken, iktisadın ahlaki bir bilim olup olmadığını, iktisatçıların ahlaki normları dikkate almalarının gerekli olup olmadığını düşünmeye başlamamız faydalı olabilir.

Oturma izinleri, çevreyi kirletme izinleri ve bunun gibi şeyler para karşılığında satıldığında sadece piyasaların daha etkin bir biçimde işlemesini mi sağlıyoruz, yoksa dünya üzerinde halihazırda rahatsız edici boyutlarda olan eşitsizliği arttırıyor muyuz? Piyasa mantığı ile hareket etmenin her zaman hakkaniyetli sonuçlar doğurmadığını biliyoruz tabii ama soru şu: Bunu önemsemeli miyiz, yoksa “ne yapalım dünya böyle işliyor!” mu demeliyiz?

Düşünün. Çocuklara sınavlardan aldıkları yüksek notlar karşılığında para verdiğimizde, sadece onları motive etmiş mi oluyoruz, yoksa çocukların eğitim hakkındaki düşünme biçimlerini geri döndürülemez şekilde değiştiriyor muyuz? Eğer değiştiriyorsak, çocukları para ile motive etmeye çalışmaktan vazgeçmemiz iyi olabilir mi? Takdir alınca bisiklet aldığımız o çocuğu, üniversitede spor araba istemeye, üniversitede arabayla ödüllendirdiğimiz çocuğu ise işe girdiğinde şirketin veya devletin tahsis ettiği arabayı özel işleri için kullanmaya motive ediyor olabilir miyiz? Piyasa odaklı düşünme bizi bambaşka insanlar haline getiriyor olabilir mi?

Bu yazının başında bahsettiğim makale işte bu soruları (ve tabii ki daha fazlasını) ele alıyor. Makalede ele alınan ve benim de derslerde kullandığım örneklerden birinden bahsederek konunun önemini vurgulamaya çalışayım.

İktisatçıların mottolarından biri şudur: Parasal müşevvikler önemlidir! Bu mottoyu kabaca şöyle özetleyebiliriz: Eğer birisinin bir işi yapmasını teşvik etmek istiyorsanız para verin, istemiyorsanız ceza kesin. Etrafınıza bakarsanız dünyanın böyle işlediğini görebilirsiniz. Trafikle ilgili tüm düzenlemeler parasal cezaları kullanır. Yatırımı, innovasyonu arttırmak isteyen veya evli çiftlerin daha fazla çocuk yapmasını isteyen hükümetler bunu yapabilmek için parasal ödüller (veya vergi indirimleri vb.) verirler. Bu ödül ve cezalara bakarsanız iktisadi düşünme biçimini ve tabii ki piyasa mantığını nasıl içselleştirdiğimizi de daha iyi idrak edebilirsiniz.

Peki, iktisatçıların bu mottosu, ahlaktan ve ahlaki normlardan bağımsız bir biçimde işleyebilir mi? Çoktan tahmin etmiş olabileceğiniz gibi bu motto, gündelik hayata müdahale edip, davranışlarımızı şekillendirmek için kullanıldığı için ahlaki normlardan bağımsız olarak düşünülemez. Bunu çarpıcı bir şekilde anlamamızı sağlayan bir çalışma var (Gneezy ve Rustichini 2000a). Sorunumuz şu: Bazı anne ve babalar anaokulundaki çocuklarını almaya geç gidiyorlar. Acaba bu anne ve babalara geç kaldıkları için para cezası kesersek, geç kalan ebeveyn sayısını azaltabilir miyiz?

Bunu öğrencilerime sorduğumda, genellikle geç gelen ebeveyn sayısının azalacağını düşünüyorlar. Siz de öyle düşünmüş olabilirsiniz. Ancak sonuç bunun tam aksi. Geç kalan ebeveyne ceza kesilmeye başlanınca, geç kalan ebeveyn sayısı da artıyor. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor (Gneezy ve Rustichini 2000a: 7).

geenzy

Grafik, hafta başına geç kalan ebeveyn sayısını gösteriyor. Siyah çizgi ceza uygulanan anaokullarındaki durumu gösteriyor, diğeri ise ceza uygulaması olmayanları. İlk dört hafta her iki grupta da ceza uygulanmıyor. Daha sonra (grafikte siyah çizgi ile gösterilen) bazı anaokullarında geç kalanlara para cezası uygulanmaya başlanıyor. Gördüğünüz gibi cezanın uygulanmaya başladığı haftada, cezanın uygulandığı anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı artıyor. Daha da ilginci şu: 17. haftada ceza uygulaması kaldırılıyor ancak buna rağmen bir ceza uygulamasına konu olan anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı azalmıyor.

Parasal ceza uygulaması ebeveyn davranışlarını geri döndürülemez bir biçimde değiştiriyor. Peki neden? Pek çok açıklama üretilebilir. Ama şunu bir düşünün. Ceza uygulamasından önce anne ve babaların gecikmemelerinin ardındaki nedenler neydi? Herhalde birincisi sorumluluk duygusudur, ikincisi ise “geç kalırsam diğer anne-babalar ve anaokulu öğretmenleri hakkımda ne düşünür” düşüncesidir. Ceza uygulamasından önce anne-babaların ahlaki kaygılar taşıdığını ve ahlaki-sosyal normlara uymaya çalıştığını düşünebiliriz. Peki ceza uygulamasından sonra ne oluyor? Sanırım ceza uygulamasını gören anne-babaların geç kalmayı bir ahlaki mesele olarak değil, satın alınabilecek bir hizmet olarak görmeye başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özetle anaokullarında piyasa mantığını uygulamanın ebeveynlik ile ilgili ahlaki ve sosyal normlarımızı etkilediğini düşünmek mümkün. Tabii ceza uygulamasının kaldırılmasının geç kalan ebeveyn sayısını (en azından hemen, çalışmaya konu olan süre içinde) azaltmadığını da dikkate alırsak, piyasalaşmanın geri döndürülemeyecek bazı sonuçları olabileceğini de düşünebiliriz.

İktisatçı okurlarım, hemen şöyle düşünmüş olabilir: Bu çalışma parasal cezanın etkisiz olduğunu göstermiyor, sadece ceza miktarının yeterli olmadığını gösteriyor; eğer para cezası arttırılırsa, geç gelen ebeveyn sayısı azalır”.[1] Çok doğru. Ancak mesele bu değil. Meselemiz, parasal müşevviklerin sosyal ve ahlaki hayatımızı geri döndürülemez bir biçimde değiştirip, değiştirmediği.

Daha fazla “spoiler” vererek Sandel’in makalesini okuma deneyiminizi berbat etmek istemiyorum. Yine de sizi motive etmek için makaledeki bir iki örnekten daha kısaca bahsedeyim. Bağış toplayan çocuklara, topladıkları bağış miktarıyla orantılı bir parasal ödül verirsek, çocuklar daha fazla bağış toplar mı? Hmmm. Zor soru, değil mi? Cevap: Eğer para toplayanlara çok fazla para vermiyorsanız, güzel amaçlar için bağış topladığını düşünen çocuklar, para karşılığı bağış toplayanlara göre daha fazla bağış toplayabilir. Peki, insanlar daha fazla kan bağışlasın diye kan bağışlayanlara para verirsek, daha fazla kan “bağışı” alabilir miyiz? Yok, maalesef, bağış işi tam öyle işlemiyor. İnsanların kanını satın almaya kalktığınızda insanlar kan vermekten vazgeçebiliyor… Özetle işin içine para ve piyasa mantığı girince, dünyaya eskisinden daha farklı bakabiliyoruz.  Ha bu her zaman ve her koşulda kötü bir şey midir? Muhtemelen değildir. Ama biz yine de bunları bir düşünelim.

İktisatçılar her ne kadar yaptıkları işin, politika önerilerinin ve derste anlattıklarının ahlaktan, sosyal normlardan, geleneklerden, göreneklerden vb. bağımsız olduğunu düşünmek istese de, böylesi daha kolaylarına gelse de, iktisadın ahlaktan bağımsız olduğunu düşünmek oldukça güç. Benim yazdıklarım sizi ikna etmediyse, Michael Sandel’in (2013) makalesini okuyun derim. Sonuçta konunun uzmanı o.

Son olarak, şunu da düşünelim bence: İktisat bölümlerinin programında neden zorunlu bir İktisat ve Etik dersi yok? Madem piyasa mantığı dünyamızı şekillendiriyor, bu mantığı üreten iktisatçıların etik bilmesi, yaptıkları işin nereye varacağını düşünen bilim insanları olarak yetişmesi daha güzel olmaz mı? İsterseniz, Sandel’in (2013) makalesine siz de bir göz atın, konuşalım.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Referanslar:


[1] Bu bağlamda, Gneezy ve Rustichini’nin (2000b) “Pay Enough or Don’t Pay at All” (yani, “ya yeterince öde ya da hiç ödeme”) başlıklı makaleleri de ilginizi çekebilir. Bu makale parasal müşevviklerin etkisini inceleyen bir dizi deneyi ele alıyor.


Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Ana görsel: Etienne, https://flic.kr/p/rPF4mT

Reklamlar

İktisat öğrencilerine tüyolar

Bu yıl ilk defa iktisat/ekonomi dersi alacak öğrencilerin “bu iktisat nedir ya!” şeklindeki haykırışlarını duyar gibiyim. Bu yazı onlar için. Ama sadece onlar için değil. Kıdemli iktisat öğrencilerinin de okuması faydalı olabilir.

Uyarayım, olaylar şöyle gelişecek.

Sınıfa bir hoca gelecek, slaytlarını itina ile beyaz perdeye yansıtacak ve çok kısa bir süre sonra iktisadın tanımını yapmaya başlayacak. “Kıt kaynakların etkin bir şekilde kullanılması” diye başlayan ve sizleri rüyalar âlemine doğru sürükleyecek bu tanımlama işi, siz pek de farkına varmadan grafiklerin havada uçuştuğu bir savaş sahnesine dönüşecek. Göz kapaklarınız ağırlaşacak, cep telefonunuza yeni bir bildirim gelecek, siz ona bakıp ardından da birkaç komik video izledikten sonra tekrar dersin verildiği kürsüye baktığınızda karşınızda elmayla armuttan bahsederken eliyle tahtadaki bir şekli gösteren hocanızı göreceksiniz. Kendisi (muhtemelen) elmayla armut arasında tercih yaparken grafik çizen biri değil ama size grafikteki bir noktayı göstererek, bu noktanın elma ve armut seçimindeki önemini anlatıyor olacak. Sonra armudu kiloyla değil, tek tek almanız gerektiğini, her ek birim armudun fayda ve maliyetini dikkate alarak hareket etmenizin ne kadar rasyonel, ne kadar akılcı olduğunu anlatacak.

Göz kapaklarınız tekrar ağırlaşırken, hoca da dersi kiloyla değil tane tane anlatsa ne kadar akılcı olacak diye düşüneceksiniz… Dersin azalan marjinal faydası, nitekim!

Dersler böylece ilerlerken derslere girmenin ne kadar akıllıca olduğunu da sorgulamaya başlayacaksınız. Bazen bir gazla derse gidecek, ama çoğu zaman rüyayı derste değil yatakta görmenin daha mantıklı olduğunu düşünerek uykuyu tercih edeceksiniz. Hocanın anlattığı fırsat maliyeti konusundan çıkaracağınız sonuç bu olmamalı ama bunu yapacaksınız!

Her şeye rağmen, girdiğiniz derslerin dinlediğiniz kısımlarından, dersin aslında çok zor olmadığı sonucunu çıkaracaksınız. Ne de olsa elma, armut ve bazen de şarap ile peynirden bahsedilen bir ders. Ayrıca hemen hemen bütün soruların cevabı iki doğrunun kesişmesiyle bulunuyor. Ara sınavdan önce biraz çalışırsanız geçer not almamanız için hiç bir sebep yok gibi… En azından siz böyle düşüneceksiniz.

Ne var ki, işler beklediğiniz gibi gelişmeyecek. Dönemin ortasına geldiğinizde, WhatsApp’ta arkadaşlarınızla bu kadar çok şeyi ne zaman işlediğinizi tartışacak, Snapchat’te ders notlarıyla ilişkinizi resmeden şakalar yapacak ve kütüphaneye gittiğiniz o nadir anlardan birinde de grafiklerle dolu bir kitap sayfasına çapraz duran ders notlarınızı X-Pro II efektiyle Instagram’da paylaşacaksınız. Ara sınav günü geldiğinde iktisat hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğinize kesinkes kanaat getirmiş olduğunuz için, sınava kalan dakikaları “ya umarım test olur ya, en azından kafadan atarız, belki tutar” temennileriyle geçireceksiniz. Notlar açıklanıp da sınıf ortalamasının 40 olduğu ortaya çıktığında ise arkadaşlarınızla bir araya gelip iktisat dersine ve dersin hocasına ‘küfür olmayıp da küfür etkisi yaratan sözler’ etme ayinleri yapacaksınız. Tabii bazılarınız ağız dolusu küfürler de edecek.

1akuyk

Tamam. Biraz abarttım. Böyle olmak zorunda değil. İktisat aslında çok ilginç bir bilim. İktisat dersleri de oldukça zevkli dersler olabilir. Ama bunun için iktisat derslerine bakış açınızı değiştirmeniz lazım. Hele hele hocanız sizi ezberciliğe zorluyorsa başka bir çareniz yok.

Durun. Aslında en iyisi tüm bakış açınızı değiştirin. Biraz soru sormaya, sorgulamaya başlayın. Size verilenleri, anlatılanları, haberleri biraz sorgulayın. Bu her şeyi daha ilginç bir hale getirebilir.

Mesela hocanın derste anlattıklarını mutlak doğrular olarak kabul etmek yerine size anlatılanları sorgulayarak işe başlayabilirsiniz. Tabii sorgulayabilmek için biraz aktif bir öğrenci olmanız lazım. Hocaya elma ve armudun piyasa fiyatlarını sormanız yeterli olmaz—zaten muhtemelen bilmiyordur 😉

Neyse, daha fazlasını yapmanız lazım. Mesela ilk derse girmeden önce iktisat nedir diye biraz araştırma yaparsanız, o sıkıcı ders çok ilginç bir ders haline dönüşebilir.

Dönem başlamadan ben size birkaç ipucu vereyim.

Sadece iktisat kitaplarının başlıklarına bile baksanız iktisadın ne kadar ilginç bir bilim olduğunu görebilirsiniz. Şu sayacaklarımın hepsi iktisat kitabı:

  • ‘Sanat ve Kültür İktisadı’
  • ‘Adalet İktisadı’
  • ‘Kontrat İktisadı’
  • ‘Arı İktisadı’
  • ‘Suç İktisadı’
  • ‘Aşk ve İktisat’
  • ‘Yasa Yapmanın İktisadı’
  • ‘Ayrımcılık İktisadı’,
  • ‘Evlilik İktisadı’
  • ‘Hollywood İktisadı’
  • ‘Bağımlılık İktisadı
  • ‘Seks, Uyuşturucu ve İktisat’

Gördüğünüz gibi iktisat sadece faiz politikası ve kamu yatırımlarıyla ilgilenen bir bilim değil. Aşktan idam cezasına kadar hemen her şeyle ilgileniyor. Dolayısıyla tahmin etmiş olabileceğiniz gibi ilk dersteki o “iktisat nedir?” sorusuna cevap vermek o kadar da kolay değil.

Son olarak, iktisatçıların sordukları ilginç sorulara da birkaç örnek vereyim:

  • Online evlilik siteleri için en iyi eş bulma mekanizması nedir?
  • Böbrek bağışçılarıyla böbrek hastalarını en iyi nasıl eşleştiririz?
  • Organ satışının yasal olması daha çok böbrek hastasının iyileşmesine yardım eder mi?
  • Uyuşturucu satıcıları neden anneleriyle yaşar?
  • Kürtaj ile suç oranları arasında bir ilişki var mıdır?
  • İkinci el araba piyasasında iyi araba bulmak neden zordur?
  • Etnik ayrımcılığın yarattığı problemleri piyasa mekanizması çözebilir mi?
  • Neden bazı ülkeler zenginken diğerleri yoksuldur?
  • Para beynimizi nasıl etkiliyor?
  • Hormonlar iktisadi kararları ne kadar etkiler?

Bu bir başlangıç olsun. Şimdi siz Google yardımıyla iktisatçıların neler yaptıklarını, ne sorular sorduklarını biraz araştırın. Mesela Nobel ödülü alan iktisatçıların neler yaptıklarına bir bakın. İlk derse öyle girin.

Ve soru sormaktan çekinmeyin.

Hocanız iktisadın “sınırsız ihtiyaçların kıt kaynaklarla nasıl karşılanabileceğini” inceleyen bir bilim olduğunu söylerse şunları sorabilirsiniz: “Hocam ihtiyaçlar sınırsız mıdır? İhtiyaç diyerek neyi kastediyorsunuz? Mesela iPhone 7 bir ihtiyaç mıdır? İki hafta önce hiç bilmiyorken, bugün sınırsız bir AirPod ihtiyacı duyuyor olmamız mümkün mü? Bir şeyi istememiz ona ihtiyaç duyduğumuz anlamına mı gelir?”

Eğer hocanız iktisadın “mal ve hizmetlerin üretimi ve bölüşümüyle ilgili” bir bilim olduğunu söylerse, o zaman şunları sorabilirsiniz: “Hocam, aşk iktisadı diye bir şey var. Ha bir de suç iktisadı var. Aşk veya suçun mal ya da hizmet olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemezsek o zaman neden iktisatçılar bu konularla ilgileniyorlar?”

Soru sordukça iktisadı daha iyi öğreneceksiniz. Tabii amacınız hocaların kâbusu olmak olmasın. Amacınız konuyu daha iyi öğrenmek olsun. Yani sadece hocaya soru sormak için soru sormayın. Ezbere sorular sormayın. Sorgulayın. Önce soruları kendinize sorun. Sorduğunuz soruları cevaplamaya çalışın. Araştırın. Hocanıza da öğrenmek için sorun. Aklınıza takılan ne varsa, anlamadığınız ne varsa sorun. Soru sormadan sınav gününe kadar beklerseniz, sınavda sorulan soruları cevaplamakta zorlanmanız da sürpriz olmaz.

Şimdilik bu kadar! Başarılar.

Daha fazla okumak isterseniz “İktisat derslerinde nasıl başarılı olursunuz?” başlıklı yazıya da bakabilirsiniz.

Ha unutmadan! Sonra bu siteye tekrar gelin ya da Twitter’dan takip edin (@aydinonat), size iktisadın ilginçliklerini anlatacağım.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Kocaeli Üniversitesi’ndeki “İktisat Nedir?” sunuşu

Kocaeli Üniversitesi Ekonomi Kulübünün düzenlediği seminerde “İktisat Nedir?” başlıklı bir sunuş yaptım. Beni Kocaeli Üniversitesi’ne davet eden ve sunuşa katılan tüm öğrenci ve öğretim üyelerine çok teşekkür ederim. Tekrar görüşmek ümidiyle.

İktisat derslerinde nasıl başarılı olursunuz?

Dönem başlarken İktisada Giriş derslerinde öğrencilere yaptığım önerilerinden bazılarını burada özetleyeyim dedim. Belki üniversiteye yeni giren öğrencilerin, özellikle de ekonomi/iktisat öğrencilerinin işine yarar, yüksek notlar almalarına yardım eder:

1. Lisedeki çalışma alışkanlıklarınızdan vazgeçin. Bu alışkanlıklar, iyi üniversitelerdeki iktisat derslerinde işe yaramaz. (a) Ezberlemeyin, konunun veya çözümün mantığını anlayın. (b) Sadece sorunun veya problemin yanıtına değil, o yanıtın nasıl bulunduğuna odaklanın.  Böyle yapmazsanız, benzer soru ve problemleri çözme becerisini kazanamazsınız. (c) Çalışmayı son güne bırakmayın. Düzenli çalışın. (ç) Derste size verilenlerle yetinmeyin, araştırın. Şimdi gelin bunları biraz açalım.

2. Derse girmeden ve dersten sonra ders içeriğine göz gezdirin. Derse girmeden, o gün anlatılacak konuya şöyle bir göz gezdirin. Kitapta (veya verilen okumada) neler anlatılmış, konu neden önemli… şöyle bir bakın. Hatta eğer vakit yaratabilirseniz, okuyun. Bunu yaparsanız, derste anlatılanları çok daha kolay anlayacaksınız. Dersten sonra da aynı gün biraz vakit ayırıp neler yapıldığına, önceki ve gelecek konularla nasıl ilgili olduğuna bir bakın. Daha da güzeli, biraz vakit ayırıp tekrar edin.

3. Dersteyken dersle ilgilenin, akıllı telefonunuzla değil. Yapılan araştırmalar, aynı anda birden fazla işi yapan insanların bu işlerin hiçbirini yeteri kadar iyi yapamadığını gösteriyor. Eğer dersi dinlerken sevgilinize WhatsApp’tan aşk mesajları gönderiyorsanız, şunu söyleyebiliriz: Sevgiliniz bunu hak etmiyor. Ona zaman ayırın. Ona mesaj yazarken ders dinlemek gibi başka işlerle ilgilenmeyin. Eğer derste tüm enerjinizi ve ilginizi sevgilinize göndermek istediğiniz mesaja vermek istiyorsanız, o zaman zaten derse girmenize gerek yok. Aynı şekilde, eğer dersi gerçekten dinlemek istiyorsanız, tüm enerjinizi ve ilginizi derse odaklayın. Sonuçta, derse girerek pek çok şeyden (uykudan, arkadaşlarla sohbetten, sevgilinizle gezmekten vb.) vazgeçtiniz. En azından, derse girdiğinize değsin. 🙂

4. Derste not alın. Sadece slaytlardan çalışmayın. Çalışırken özet çıkarın. Yapılan araştırmalar, el yazısıyla alınan notların öğrenmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Not tutarsanız, derste anlatılanları daha kolay hatırlarsınız. Ayrıca, slaytlarda yer almayan detayları da not etmiş olursunuz. Ders çalışırken de kendiniz için not çıkarın. Bu notlar sınava çalışırken çok işinize yarayacak. Ayrıca, her zaman derste aldığınız notlara ve ders kitabına/okumalarına başvurun. Hocanız ders anlatırken  slaytlardan faydalanıyor olabilir. Ancak, siz sadece slaytlardan çalışmayın.  Slaytlar hocanın derste anlattığı her şeyi içermez. Eğer derse katılıp, not tutmadıysanız, slaytlardan çalışarak, slaytlardaki grafikleri ezberleyerek başarılı olamazsınız. Her zaman derste aldığınız notlara ve ders kitabınıza/okumalarına başvurun. Ha unutmadan, aktif bir şekilde çalışın:

5. Aktif bir şekilde çalışın. Denklem ve grafiklerle oynayın, kavramlara takla attırın! Soru cevaplayın. Bu ne demek? Şu demek: Ayağınızı masaya uzatıp, grafiklere ve tanımlara uzaktan bakarak iktisat öğrenemezsiniz. Grafikleri çizmeniz, kavramların nasıl kullanıldığı ve hangi bilimsel soruları cevaplamakta faydalı oldukları konusunda düşünmeniz lazım. Grafikleri çizmeniz de yetmez. Onlarla oynayın. Eğrilerin hangi koşullarda kayacağını düşünün, senaryolar uydurun ve o senaryoları öğrendiğiniz grafiklerle gösterip gösteremediğinize bakın. Örneğin, bu sene kuraklık olursa gıda fiyatlarına ne olur diye sorun. Veya, “bizim pizzacı ‘bir alana bir bedava’ kampanyası yaptığında benim refahım artar mı?” diye sorun. Bu soruları öğrendiğiniz denklem, model ve grafiklerle cevaplamaya çalışın. Kavramlar hakkında düşünürken de kavramın neden o şekilde tanımlandığını ve kullanıldığını anlamaya çalışın. Anlamak için, öyle tanımlanmasaydı bu ne anlama gelirdi diye düşünün. Kavramlara da “işkence” edin. Tüm bunlara ek olarak, hocanızın verdiği çalışma sorularını cevaplayın. Hocanız soru vermiyorsa, kitabınızdaki soruları cevaplamaya çalışın.

6. Arkadaşlarınızla birlikte çalışın. Birbirinize hep “neden?” diye sorun. Öğrendiklerinizi arkadaşlarınıza açıklamaya çalışın. Göreceksiniz, açıklarken ve arkadaşlarınızın “neden?” sorularını yanıtlarken, konuları daha iyi kavrayacaksınız. Ciddiyim.

7. Kendinize soru sorun. Hocanıza soru sorun. Eğer dersle ilgili tek sorunuz “hocam sınavda ne çıkacak?” ise o dersten bir şey öğrenemezsiniz. Bir şeyler öğrenebilmek için soru sormanız ve bu soruları cevaplamaya çalışmanız lazım. “Neden bize bunları anlatıyorlar?” diye sorarak başlayabilirsiniz. İktisat derslerinde işe yarayacak bazı sorulara bazı örnekler: “Bu modelin amacı ne?”, “Bu model hangi soru veya sorulara yanıt bulmaya çalışıyor?”, “Bu model ne tür varsayımlar yapıyor?”, “Bu varsayımlar mantıklı mı, gerçekçi mi?”, “Bu modele alternatif başka modeller de var mı?” vb. Özetle, şunu söyleyebilirim: Bir iktisat modelinin neden tasarlandığını, hangi sorulara yanıt aradığını bilmiyorsanız, o modeli bilmiyorsunuz demektir. Modelin denklemlerini veya grafiklerini ezbere biliyor olmanız bu durumu değiştirmez.

Özelikle derste anlatılanları anlamadığınızda hemen hocanızı uyarın. Neyi anlamadığınızı söyleyin, kafanızdaki soruları sıralayın. Pek çok öğrenci, konuyu sadece kendisinin anlamadığını düşünerek veya soru soran ilk öğrenci olmamak için soru sormaktan kaçınır. Bunu yapmayın. Üniversiteye diploma almak için değil, bir şeyler öğrenmek için geliyorsunuz. Soru sorun ki öğrenin. Ayrıca emin olun ki, eğer siz konuyu anlamadıysanız, çok büyük bir ihtimalle sınıfın geri kalanı da anlamamıştır. Soru sorarak bütün sınıfa yardımcı olacaksınız.

8. Araştırın. Araştırın. Araştırın. Hocanızın size yalan yanlış şeyler anlatıp anlatmadığını öğrenmenin en iyi yolu konuyu araştırmak ve daha fazla okuma yapmaktır. Bir konu hakkında araştırma yaptığınızda o konuyu çok daha iyi öğrenirsiniz. İnternet’in nimetlerinden faydalanın. Ancak sadece Wikipedia ve Ekşi Sözlük gibi sitelerle yetinmeyin. Bu gibi siteler araştırmaya başlamak için size yardımcı olacaktır. Araştırmanıza bu tür genel sitelerden başlayıp, konunun uzmanlarına ve daha akademik çalışmalara ulaşmaya çalışın. Akademik araştırma nasıl yapılır bilmiyorsanız, hocalarınıza danışın.

9. Sınavda sorulan soruları cevaplayın. Bu öneri size ilginç gelmiş olabilir ama pek çok öğrenci soruda ne istendiğine fazla dikkat etmeden, cevap kağıdını konuyla ilgili ne biliyorsa onlarla dolduruyor veya sorulan soruyu değil kafasındaki başka bir soruyu cevaplıyor. Bunları yaptığınızda sorulan soruyu cevaplamadığınız için o sorudan iyi puan alamazsınız. Sınavlar bildiklerinizi kullanıp kullanamadığınızı anlamak için yapılıyor. Bu sebeple, ezberinizi kağıda dökmeniz değil, soruyu cevaplamanız bekleniyor. Ayrıca, yine aynı sebeple, soruyu cevaplamak için ne gerekiyorsa onu yazmanız tam puan almanız için yeterlidir. Konu hakkında bildiğiniz her şeyi yazmak size sadece vakit kaybettirir. Her hocanın sınav yöntemi farklıdır ancak bu temel ilke her sınavda işe yarayacaktır. Soruda tam olarak istenen ne? Önce bunu iyice anlayın, soruyu cevaplamaya sonra başlayın.

10. Zamanınızı iyi kullanın. İyi ve başarılı öğrenci, sadece ders çalışan bir öğrenci değildir. Gezin, tozun, görün, eğlenin. Derslerde geçen zamanınızı, WhatsApp’ta veya Facebook’ta gezerek değil, dersi dinleyerek geçirirseniz, ders dışında daha az çalışmanız yeterli olur. Düzenli çalışırsanız ve yukarıdaki önerileri dikkate alırsanız, diğer şeyleri yapmak için daha fazla zamanınız olacaktır. Sınav dönemlerinde arkadaşlarınız çırpınırken, siz hayatınızın normal akışına devam edebilirsiniz. Çünkü, her şeyi zamanında anladınız, çalıştınız, not çıkardınız. Bir iki tekrarla sınava girip başarılı olabilirsiniz. Günlerce sabahlamanıza gerek yok. Hatta sınav döneminde arada sinemaya falan bile gidebilirsiniz. Ancak, siz yine de sınav döneminde sinemaya, restorana gittiğinizde ‘check-in’ yaparak arkadaşlarınızı gıcık etmeyin.

Bonus: İyi üniversitelerde kopya ve intihal (mesela, kopyala-yapıştır ödevler) cezalandırılır. Eğer sınavda kopya çekerseniz veya kopyala-yapıştır bir ödev verirseniz, durumun ciddiyetine göre bir ya da iki yarı yıl okuldan uzaklaştırma alabilirsiniz. Bunları yapmayacağınızı biliyorum ama ben yine de uyarayım.

Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Daha sonra eklemeler yapabilirim. Sürç-i lisan ettiysem affola.

Önerileriniz varsa, yorum kısmından ekleyebilirsiniz. Şimdiden teşekkürler.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

İktisat Dediğin!

Sevgili Armağan Ekici‘nin Radikal Kitap için yazdığı değerlendirme yazısı:

Türkiye’de onyıllar boyunca “darboğaz”, “kriz”, “kemer sıkma”, “enflasyon” kelimeleriyle yaşadık. Dünya, 2008’den itibaren, altı yıldır bir türlü bitemeyen, ne zaman biteceği de belli olmayan bir “kriz”in içinde. İktisat, sevelim-sevmeyelim, kabullenelim-kabullenmeyelim, hepimizin hayatında giderek daha çok önem kazanıyor; öyle ki, anaakım gazetelerin sayfa sayılarının dağılımına bakarsak, ekonomi, neredeyse futbolla bile yarışıyor artık.

Ekonominin hayatımızdaki önemi artarken, bu dev krizin geleceğini göremeyen, pek çok öngörüsü yanlış çıkan, bugün bile krizin çaresinin ne olduğu konusunda ortak bir cevap veremeyen iktisat bilimi kendini zor bir durumda buldu. Bugün, iktisatçılar, en temel sorular, ilkeler konusunda kıran kırana bir tartışma içindeler. Dünyanın düzeni olarak kabullendiğimiz en temel kavramların bile sorgulanmaya başladığı bir dönemdeyiz: Devletin ve bankaların sınırsız olarak yoktan para yaratabildiği itibari para sistemi iyi bir fikir miydi, yoksa altın standardı daha mı doğruydu? Borçlanmaya dayalı sistemler işliyor mu gerçekten? Sınırsız büyüme, üretim ve tüketim dogmaları gerçekçi mi? Verimlilik artıyor mu, yoksa hep birlikte kimsenin gerçekten ihtiyaç duymadığı mal ve hizmetleri üretmekle mi uğraşıyoruz?

Bu yazıyı yazarken, haftasonu gazetelerinde okuduğum yazılardan biri, krizden çıkmanın yolunun devlet harcamalarını artırmak mı kısmak mı olduğu tartışması üzerineydi; bunca yıllık iktisat bilimi ve maliye yönetimi geleneği varken, böylesi temel bir sorunun cevabı üzerinde mutabakat olmasını bekliyor insan; ama bu konuda bile mutabakat yok. Son aylarda, bir Fransız iktisatçının, Thomas Piketty’nin Capital in the Twenty-First Century (21. Yüzyılda Kapital) adlı kitabı büyük tartışma yarattı, hatta herkesi şaşırtarak Amazon’un en çok satan kitaplar listesinde (roman ve öyküler dâhil) bir numaraya yerleşti; Piketty, dünya düzeninin nasıl hep eşitsizliği artırmak üzerine kurulu olduğunu gösterdikten sonra, bu spiralden çıkış için vergi sisteminin tümden değiştirilmesi gerektiğini söylüyor kitabında. “Her şey iyi olacak”çı, anaakım iktisadını savunan dergiler (The Economist, örneğin) Piketty’yi cevaplamak zorunda hissediyorlar kendilerini; “Söylediği yanlış olmalı” diyor The Economist, “çünkü bu solcu bir görüş”.

İşte iktisat konusunda tartışmalar böylesine sertleşmişken, Emrah Aydınonat’ın büyük bir mizah duygusuyla, tıkır tıkır akıp giden bir ritmle yazılmış kitabı İktisat Nedir?, iktisattan da iktisatçılardan da bıkma eğiliminde olanlara; tüm bu mistifikasyon içinde, toz dumandan neyi ciddiye alacaklarını bilemeyenlere, yukarıda andığım Piketty-The Economist tartışması benzeri tartışmalarda ne konuşulduğunu anlamak isteyenlere yardıma koşuyor. Aydınonat, kitabı bir yandan tam bugünün diliyle, bugünün mizahıyla, bugünün konularıyla konuşan, bir yandan da binlerce yıllık diyalog geleneğine selam veren bir formda, diyaloglar formunda yazmış; bizi her verilen görüşü hemen kabul etmemeye, mevcut tartışmanın çoğulluğundan haberdar olmaya çağırıyor. Kitap, iktisat biliminin anaakım iktisattan, arz-talep eğrilerinden, rasyonel insanlardan ve mükemmel piyasalardan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Okuru iktisadın çağdaş tartışmalarından, bulgularından, çağdaş kapsamından, günümüzde başka araştırma alanlarıyla (felsefeyle, nörobilimle, psikolojiyle, antropolojiyle) girdiği ilişkilerden haberdar ediyor; bilimsel yöntemin, yanlışlanabilirliğin ve tartışmanın, tartışmanın çoğulluğunun önemini görmeye çağırıyor.

Kitap, iktisadın değişik tanımları, bilimler arasındaki yeri, astrolojiden farkı gibi temel konuları ele aldıktan sonra, “para” konusuna dönüyor ve paranın ne olduğu, paranın insan davranışlarını nasıl etkilediği üzerine son araştırmaların bir özetiyle tamamlanıyor.

Belli ki çağdaş iktisadın özellikle bu günlerde kendimizi, davranışlarımızı ve dünyayı anlamamıza yardımcı olmak için söyleyeceği çok şey var, yeter ki biz biraz gözlerimizi açalım. Umarım, Aydınonat, uluslararası ticaret, döviz kurları, büyüme gibi makroiktisat konularına el atacağı ikinci bir cildi de yazar.

Radikal Kitap’taki değerlendirme yazısı burada.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Nobel Ödüllü İktisatçılara Güvenebilir miyiz?

Daha önce Nobel ödüllü iktisatçı Thomas Sargent’ın iktisattan öğrendiklerimizle ilgili ne düşündüğünü görmüştük. Peki Nobel ödüllü bir iktisatçının iktisat özetine güvenebilir miyiz?

Bu soruyu saçma bulabilirsiniz. Adam Nobel ödülü almış mı? Almış! Herhalde neden bahsettiğini iyi biliyordur, değil mi? Tabii ki! Peki neden bu adamın iktisattan çıkardığı derslere güvenmeyelim? İşte burası karışık.

İktisatçılar genellikle temel ilkeler konusunda hemfikirdir. Ama makro düzeydeki iktisadi politikalar söz konusu olduğunda her zaman aynı görüşleri savunmazlar. Mesela, Thomas Sargent’in özetinde “müşevvikler (bizi teşvik eden şeyler) önemlidir” diyor. Bu konuda hemen her iktisatçı aynı fikirdedir. Zaten aynı fikirde olmamaları da zor, çünkü “müşevvikler önemlidir” demek “insanları teşvik eden şeyler, insanları teşvik eder” demek! 🙂

Sargent’in özetinde yer alan ikinci bir ilke için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Sargent, “bireyler ve toplumlar ödünleşme ile karşı karşıyadır, yani bir şeyi yapabilmek için diğer bir şeyden vazgeçmeleri gerekir” diyor. İktisatçılar bu konuda da hemfikirdir. Zamanımız ve kaynaklarımız kısıtlı olduğu için bir şeyi yapabilmek için başka bir şeyden vazgeçmemiz gerekir. Mesela, sabah derse gitmek için uykudan vazgeçmek zorundasınız, ama daha fazla uyumak istiyorsanız bunun dersten alabileceğiniz daha yüksek bir nottan vazgeçmek demek olduğunu unutmayın.

Dediğim gibi söz konusu olan temel ilkeler olduğunda iktisatçılar arasında fazla fikir ayrılığı yoktur. Karikatürist ve mizah yazarı Scott Adams durumu özetlerken “iktisatçılar genellikle karmaşık modeller hakkında hata yapar ama kavramlar hakkında söyledikleri doğrudur” diyor.* Kısmen haklı. Belki şöyle söylersek daha doğru olur: İktisatçılar temel nedensel ilişkiler konusunda haklıdır ama karmaşık dünyamızda dikkate almadıkları pek çok başka ilişki de vardır. Bu sebeple, temel ilkelerden gerçek dünya ile ilgili politika önerileri çıkarmak oldukça zordur.

Bu konuda daha fazla okumak isterseniz şuna bakabilirsiniz: “The two images of economics: why the fun disappears when difficult questions are at stake?“, Journal of Economic Methodology, 19 (3): 243-258, 2012

İktisatçıların anlaşamadığı konu temel iktisadi ilkelerden çıkarılacak derslerdir. Mesela, “vergi politikası ne olmalıdır?”, “para politikası etkili bir araç mıdır?”, “finansal krizleri önlemek için neler yapılmalıdır?”, “bir sanayi politikasına ihtiyacımız var mıdır, yoksa görünmez el her şeyi halleder mi?” gibi sorular söz konusu olduğunda fikir ayrılıkları başlar.

Özetle, Nobel ödüllü Sargent’in iktisattan çıkardığı derslere temel ilkeler söz konusu olduğu sürece güvenebiliriz. Ama konu politika önerileri olduğunda Nobel ödüllü de olsalar, iktisatçıların önerilerine şüpheyle yaklaşmamızda fayda olabilir.

Sargent’in iktisattan çıkardığı dersler sosyal medyada paylaşılmaya başladıktan sonra, şüpheci finans profesörü Noah Smith blogunda Sargent’in özetinin iktisadı özetlemediğini ve ideolojik çıkarımlar içerdiğini söyleyen bir yazı yazdı. Noah Smith, Sargent’in 12 maddelik listesindeki 10 maddenin eşitliği destekleyen kamu politikalarına şüpheyle bakmamızı önerdiğini söylüyor. Doğru. Sargent’in iktisat özeti, piyasa ekonomilerinde devletin rolü ile ilgili belirli bir bakış açısını yansıyor ve devlet politikalarına şüpheyle bakmamızı öneriyor.

Ünlü (ve çok sevdiğim) iktisatçı Dani Rodrik de Noah Smith’in yazısını Twitter’da paylaşırken Sargent’in özetinin iktisatla ideolojiyi birbirine karıştırdığını söylüyor:

rodrik

Can sıkıcı değil mi? Nobel ödüllü iktisatçılara bile güvenemeyeceksek, iktisada giriş dersinde öğrendiklerimize nasıl güveneceğiz?

Aslında o kadar da can sıkıcı değil. İktisadın güzel yanlarından biri de bu. İktisat okurken, iktisadın doğası ve açıklama gücü hakkında düşünmeye başlarsanız, hem iktisattan daha çok zevk almaya hem de günlük ekonomi politikası tartışmalarına farklı bir gözle bakmaya başlayabilirsiniz. “İktisat nedir?” sorusuna makul ve mantıklı bir cevap ararken iktisadın güzelliklerini de daha iyi görmeye başlayabilirsiniz.

Bu tartışmalar ve iktisadın gizemli doğası hakkında eğlenceli bir şey okumak isterseniz, “İktisat Nedir?“‘e bir göz atın derim.

İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

İktisattan Neler Öğreniyoruz?

Nobel ödüllü iktisatçı Thomas Sargent, California Üniversitesi’nde yaptığı mezuniyet konuşmasında iktisattan neler öğrendiğimizi özetlemiş. İktisadın organize edilmiş sağduyu olduğunu söylüyor ve öğrendiklerimizi şöyle özetliyor.

  1. “Arzu ettiğimiz her şeyi yapamayız.
  2. Bireyler ve toplumlar ödünleşme ile karşı karşıyadır, yani bir şeyi yapabilmek için diğer bir şeyden vazgeçmeleri gerekir.
  3. Diğer insanlar kendi kabiliyet, çaba ve tercihleri hakkında sizden daha fazla bilgiye sahiptir.
  4. Herkes müşevviklere (kendisini teşvik eden şeylere) tepki verir. Yardım etmek istediğiniz insanlar da müşevviklere tepki verir. Sosyal güvenlik ağlarının bazen istenen sonuçları vermemesinin nedenlerinden biri budur.
  5. Eşitlik ve etkinlik arasında da ödünleşme vardır. Birine ulaşmak için diğerinden vazgeçmeniz gerekebilir.
  6. Bir ekonomideki veya bir oyundaki dengede, insanlar seçimlerinden memnundur. Bu sebeple, mevcut durumu (dengeyi) iyi veya kötü yönde değiştirmek güçtür.
  7. Gelecekte de müşevviklere tepki veririz. Vermek istediğimiz bazı sözleri veremememizin nedeni budur. Eğer verdiğimiz sözler (gelecekteki) çıkarımıza ters düşüyorsa, buna kimse inanmaz. Buradan alınacak ders şudur: bir söz vermeden önce, ileride koşullar değişince bu sözü tutmak isteyip istemeyeceğinizi düşünün. İtibar kazanmanın (ve itibarı korumanın) yolu budur.
  8. Hükumetler ve seçmenler de müşevviklere tepki verir. Hükumetlerin borçlarını ödememelerinin veya diğer sözleri tutmamalarının nedeni budur.
  9. Bir neslin maliyetleri gelecek nesillere aktarması mümkündür. Ulusal hükümetlerin borçlanma ile yaptıkları budur.
  10. Bir hükumet  harcama yaptığı zaman, vatandaşlar bunu eninde sonunda öder, bugün veya yarın — ya açık vergiler yoluyla ya da enflasyon gibi örtük vergiler yoluyla.
  11. İnsanların çoğu kamu mallarını ve transfer harcamalarını başkalarının ödemesini ister (özellikle de kendilerine yapılan transferleri).
  12. Piyasa fiyatları, alım-satım yapanların malumatlarını (enformasyonlarını) toplulaştırdığı (ve yansıttığı) için, hisse senedi fiyatlarını, faiz hadlerini ve döviz kurlarını öngörmek zordur.”

Kaynak: Thomas J. Sargent (2007) University of California at Berkeley graduation speech, May 16, 2007. Not: Bire bir çeviri yapmadım. Kaynağa sadık kalarak özetledim ve anlaşılması için küçük eklemeler yaptım.

Nobel ödüllü Thomas Sargent’in iktisat özetini okudunuz. Şimdi o can alıcı soruyu soralım: Nobel ödüllü iktisatçılara güvenebilir miyiz?


İktisat Nedir?
İktisat Nedir?
İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim Yayınları
N. Emrah Aydınonat

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

Görsel: https://flic.kr/p/vcYP9